Oyun

Resistance 3 incelemesi

Resistance 3 incelemesi

Bilenler bilir, Resistance’ın konusu oldukça ilginçtir. Her ne kadar klişe gibi dursa da İkinci Dünya Savaşı’nın değişik bir şekilde yaşandığı alternatif bir tarihi anlatır Resistance. 1900’lü yılların başında dünyaya inen bir virüsün değiştirdiği insanlar ve sonucunda ortaya çıkan Chimera’nın tüm Doğu Avrupa’yı ve oradan da dünyayı işgali anlatılır bu ilginç oyunda. Hatırlayacak olursanız ilk oyun klasik bir İkinci Dünya Savaşı oyunu gibi başlayıp Rus askeri üssünden yaratıkların fırlamasıyla bizi dumura uğratmıştı. İlk iki oyunda Nathan Hale ile birlikte savaşmıştık fakat ikinci oyunun sonunda Hale, öldürülmüştü. Zira kahramanımızın kendisi de bir Chimera’ya dönüşüyordu kanındaki virüs nedeniyle. Üçüncü oyundaysa Chimera neredeyse tüm insanlığı bitirme noktasına gelmiş durumda. Bu kez oyunu Hale’i öldüren Joseph Capelli ile oynuyoruz. Capelli yapması gerekeni yapmıştı ancak yine Hale gibi bir kahramanın katili olduğundan eski ordu mensuplarının onu çok da sevdiğini söyleyemeyiz.

YERALTI ASKERLERİ
Hikayenin bu üçüncü bölümü bir yeraltı üssünde başlıyor. Capelli, karısı ve küçük oğluyla birlikte derme çatma bir sığınakta yaşamaktadır. Bir avuç insanla birlikte küçük bir direniş örgütü kurmuşlar ve sadece hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Tahmin edebileceğiniz gibi üsleri açığa çıkınca zor duruma düşüyorlar ve maceramız da tam bu noktada başlıyor. Oyunu ortalama bir oyundan iyi bir oyuna taşıyan birkaç önemli nokta bulunuyor. Resistance cidden karamsar ve ağır tonlara sahip bir FPS. Size umutsuz bir savaşın, hatta savaş değil, bir direnişin içinde olduğunuzu hissettirmek için her yolu deniyor. Oyunu günümüz FPS’lerinden ayıran birkaç önemli nokta var. Bildiğiniz gibi yeni nesil FPS oyunlarının çoğu kısa bir tek kişilik moda sahiptir. Tek kişilik hikaye genelde sizi çok oyunculu modlara hazırlamak için bir idman bölümü gibidir. Ancak Resistance eski FPS oyuncularının çok çok seveceği, uzunca bir tek kişilik hikayeye sahip, hem de eski tip FPS dinamikleriyle birlikte. Yanlış anlaşılmasın, Resistance 3’ün teknik anlamda yeni nesil FPS’lerden aşağı kalır bir yanı yok; hatta kimi noktalarda üstünlükleri bile var. Uzun lafın kısası Resistance 3, eski tip FPS’ler ile yeni neslin iyi bir karışımı olmuş. Örneğin, uzunca bir zamandır unuttuğumuz sağlık barı geri dönmüş. İnanın, bunu o kadar özlemişiz ki… Sağlığınız kötü durumdayken bir köşeye sinip beklemek sizi iyileştirmiyor. Sadece bunun yarattığı gerilim ve ölüm korkusunu bile özlemişiz desek yeridir. Resistance 3’te gerçekten ölebiliyorsunuz. Yani bir süredir unuttuğumuz oyununun hatalarınız için sizi cezalandırması olayı geri dönmüş. Haliyle etraftaki sağlık paketlerine dikkat etmenizi öneriyoruz. Biz oynarken epeyce bir şaşkına döndük açıkçası çünkü eski usul bir FPS oynamayı neredeyse unutmuşuz. Resistance 3’ün en sıkı yanı hikayesinde olsa da, geliştirici ekip Insomniac’ın silahlara gösterdiği özeni atlamak olmaz. Serinin önceki oyunlarından hatırladığımız Bullseye, Magnum, Auger, Rossmore, Marksman ve Carbine gibi silahların yanı sıra Mutator ve Deadeye gibi ilginç silahlar da eklenmiş. Mutator uzun süredir bir FPS oyununda gördüğümüz en ilginç silah. Ortalığa zehirli bir gaz sıkıyorsunuz ve etraftaki tüm Chimera bir anda ayaklı birer bombaya dönüşüyor. Patladıkları zaman yanlarında diğer Chimera birimlerini de götürüyorlar. Deadeye ise oyuna yeni eklenen bir uzun nişancı tüfeği. Aslına bakarsanız oyunun tüm silahları klasik İkinci Dünya Savaşı silahlarından devşirme aletler, diğerleri de Chimera’nın kullandığı silahlar. Ancak oyunun teması, ağırlıklı olarak hayatta kalma olduğundan bazı silah türleri de bu temaya uyacak şekilde tasarlanmış. Örneğin, elinize bir konserve kutusu geçerse bunun bir silah olabileceğini bilin; hem de patladığı zaman ortalığa çivi saçan bir bomba. Kalabalık düşman gruplarına karşı oldukça etkili bir çözüm.

BİR AVUÇ İNSAN İÇİN
Silahların isimleri kadar kendileri de oldukça karizmatik ancak bu konuda yapımcıların ortaya çıkardıkları işi takdir etmek gerek zira her bir silahın kullanım alanı oldukça farklı. Resistance 3’te herhangi bir FPS oyunundakinden çok daha fazla silah çeşitliliğiyle karşı karşıyayız. Örneğin Bullseye’ın iki farklı atış modu bulunuyor. Silah ortalama bir saldırı tüfeği gibi çalışırken, ikinci atış modunda hedefe güdümlü atışlar önderebiliyorsunuz. Magnum birinci atış modunda son derece güçlü mermiler gönderirken, ikinci atış modunda patlayan mermiler ateşleyebiliyor. Diğer tüm silahların da mutlaka bir alternatif saldırı modu bulunmakta. Silahların oyuna sağladığı taktik esneklik ciddi anlamda takdire değer. Hem oyunun tekdüze bir hale gelmesini engelliyor hem de çeşitli düşman tiplerine karşı farklı taktikler uygulamanızı sağlıyor. Bitti mi? Elbette hayır. Elinizdeki tüm silahlarınızı kullandıkça seviye atlıyor ve yeni saldırı seçeneklerine kavuşuyorsunuz. Silahlar ve bunların kullanımları konusunda Insomniac, işi gerçekten abartmış. Kesinlikle muhteşem.

OMUZ OMUZA
Resistance 3’ün çok oyunculu modlarındaysa diğer oyunlara göre bir farklılık ya da yenilik yok. Oyunun hikaye modunu bir arkadaşınızla birlikte oynayabiliyorsunuz. İster çevrim içi olarak, isterseniz ekranı ikiye bölerek co-op şekilde oyunu oynamanız mümkün. Fakat ikiye bölünmüş ekranda oyun teknik olarak biraz aksıyor. Çok oyunculu modlardaysa klasik “deathmatch” ya da “capture the flag” gibi seçenekleri görüyoruz. Açıkçası biz oyunda co-op dışında çok oyunculu seçenekleri pek aramadık. Çünkü Resistance 3, eski model, hikayeye önem veren ve zaman zaman oyuncuyu oldukça zorlayan gayet sıkı bir FPS oyunu. Cidden böylesini özlemişiz. Insomniac ve Sony’nin ellerine sağlık.

ÇITAYI YÜKSEKLTİYOR
Insomniac, cidden kimsenin pek bir şey beklemediği bir seriden efsane yaratmayı başarmış gibi görünüyor. PlayStation 3’ün konsola özel oyunları gerçekten piyasa ortalamasının çok çok üzerinde artık. Gerek Uncharted, God of War gerekse de Killzone, Resistance serileri çıtayı oldukça yukarı çekti. Bir de bunların yanında LittleBigPlanet, Heavy Rain, Metal Gear Solid gibi yapımları da eklediğimiz zaman PS3’ün artık özel oyunlar konusunda PS2’yi yakaladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Son olarak PS3 sahiplerinin Resistance 3’ü kesinlikle kaçırmamaları gerektiğini belirtelim.

Resistance 3

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Dead Island incelemesi

Dead Island incelemesi

Çok değil bundan yaklaşık üç ay kadar önce nereden geldiği belli olmayan bir fragman tüm oyun dünyasını altüst etmişti. Memento misali geriye doğru akan bu ilginç fragman, huzur içinde bir tatil için cennet gibi bir adaya gelmiş olan sıradan bir adamın karısını ve çocuğunu zombilere kurban verişini anlatıyordu. Gerek anlatım dili, gerekse de müziğiyle Dead Island’ın fragmanı tüm oyun dünyasında müthiş bir etki yarattı; hatta Cannes film festivalinde ödüle layık görüldü ki bu video oyun dünyası için bir ilk. Haliyle hepimiz Dead Island hakkında büyük bir beklenti içine girdik. Oyunun beklentilerimizi karşılayıp karşılamadığını yazının sonunda tartışırız ancak Dead Island’ın bir benzeri olmadığı kesin. Açıkçası biz Left 4 Dead benzeri bir oyun beklerken karşımıza daha çok Fallout 3’ü andıran bir oyun çıktı. Dead Island’da sağa sola koşuşturup zombi avlamayı unutabilirsiniz çünkü bu tam bir hayatta kalma macerası; etraftaki nesneleri dikkatle kullanmalı, yeri geldiğinde parçaları birleştirip silahlar yapmalı ve elinizdeki kaynakları son derece dikkatli kullanmalısınız. Çünkü ilk şoku atlattıktan sonra sıra hayatta kalanları kurtarmaya gelecek.

ÖLÜ ADAMLAR GÖRÜYORUM
Öncelikle şunu belirtelim ki Dead Island kesinlikle basit bir oyun değil. Alışkanlık gerektiren bir öğrenme eğrisi var oyunun. Öyle hemen elinize silah alıp zombilerin arasında dalmayı unutun. Oyunda seçebileceğini dört karakter bulunuyor ancak bu karakterleri birbirinden ayıran keskin çizgiler yok. Xian Mei, Purna, Logan ve Sam B birbirinden alakasız olarak adada bulunan ilginç karakterler. Her birinin hikayesi ayrıca yazılmış ve renkli arka plan hikayelerine sahip olsalar da oyundaki özellikleri bakımından çok farklılık göstermiyorlar. Karakterlerden kimi daha hızlı, kimi daha iyi silah kullanıyor, kimininse yakın dövüşü diğerlerinden daha iyi… Bunları karakterleri seçerken öğrenebiliyorsunuz ancak oyunun içinde çok bir etkisini biz göremedik. Evet, oyuna bir karakter seçerek başlıyorsunuz ve zombilerle dolu devasa bir adanın ortasında tek başınıza kalıyorsunuz. En azından bir süre için… Kısa bir zaman sonra adada sizden başka hayatta kalanların da olduğu çıkıyor ortaya. Bunlarla iş birliği yapıp bulunduğunuz durumdan kurtulmak ve en kısa zamanda adadan kurtulmaya çalışıyorsunuz. Dead Island açık uçlu bir oyun, yani istediğiniz zaman, istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. (Far Cry 2 oynayanlar ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaklardır.) Oyunda araç kullanımı bulunuyor zira gittiğiniz mesafeleri adımlayarak almanız pek mümkün değil. Dead Island’ın çekirdek oyun yapısı görev yapma üzerine kurulu ki bunlara RPG aleminde “quest” deniyor bildiğiniz gibi. Bir noktanın altını tekrar çizmekte fayda var. Kesintisiz bir aksiyon sunar gibi yapan Dead Island, sabırla ve dikkatle oynanması gereken bir oyun. Tüm görevler ağır bir RPG oyununun uzun süren quest’leri gibi oynanıyor. Örneğin, basit bir kurtarma operasyonu gibi görünen bir görev boyunca birkaç defa ölüp tekrar respawn olmanız işten bile değil. Bu nedenle önce elinizdeki silahları bir gözden geçirmeli, en güçsüz silaha bile tenezzül etmeli ve çok dikkatli ilerlemelisiniz. Oyun ağırlıklı olarak yakın dövüşle geçiyor (melee combat). Zombiler aniden etrafınızı sarmakta çok başarılı olduklarından kazma, kürek ne bulursanız dalıyorsunuz. Fakat her silahın bir dayanma gücü bulunuyor. Bu noktada devreye bir eşya yönetim sisteminin girdiğini söyleyebiliriz. Çünkü bir noktadan sonra tüm silahlarınız eskiyor ve ya tamir edilmeleri ya da değiştirilmeleri gerekiyor. Yine tüm silahların bir seviyesi bulunuyor. Yani silahlarınızın hepsi de aynı güce sahip olacak diye bir şey yok. O nedenle bir düşman grubuna dalmadan önce silahınızın gücünü ve dayanıklılığını gözden geçirmeniz gerekiyor.

BİKİNİLİ ZOMBİLER
Oyunun görev yapılarının oldukça çeşitlilik gösterdiğini söyleyebiliriz ancak bu farklı şeyler yapıyor olmanızdan değil, daha çok haritanın zenginliğinden kaynaklanıyor. Bir görev içinde birilerini kurtarabiliyor, bir şeyleri tamir edebiliyor, bir eşyayı bulmaya çalışabiliyorsunuz. Ancak oyunun geçtiği Banoi adası o kadar zengin bir oyun alanı sunuyor ki kaldırdığınız her taşın altından bir eşya çıkıyor. Fakat Dead Island bu zenginliğin bedelini, doğru düzgün bir senaryo ve anlatımının olmamasıyla ödüyor. Açık uçlu oyunların (GTA ya da Assassin’s Creed gibi oyunlar dışında) derdi olan anlatım eksikliğinden Dead Island da müzdarip ve maalesef oyunun şok edici fragmanında gördüğümüz dramatik sahneleri yaşayamıyoruz oyun boyunca. Fakat bunun yerine oyun kendi hikayelerimizi yaratmamıza ve yaşamamıza izin veriyor.

O SON TEKİLAYI İÇMEYECEKTİK
Aslına bakarsanız Dead Island’ın en büyük numarası müthiş bir co-op deneyimi sunuyor olması. Zaten oyunun neredeyse tamamı co-op’u destekleyecek şekilde kurgulanmış. Görevler sırasında oyun size “X adlı kullanıcı sizinle aynı görevde, bu görevi onunla birlikte tamamlamak ister misiniz?” diye sorabiliyor. Onayladığınız takdirde içinde bulunduğunuz görevi o kişiyle tamamlayabiliyorsunuz. Elbette zombi ordularına karşı tek tabanca da gidebilirsiniz ancak sonuçta hayatta kalmaya çalışıyorsunuz ve biraz yardımdan hiçbir zarar gelmez. Ayrıca oyunun gerçek keyfi de bir arkadaşınızla birlikte oynayınca çıkıyor. Oyunun co-op oynanabilen tam teşekküllü bir RPG’den hiçbir farkı yok. Seviye atlıyor, yeni silahlar buluyor ya da yaratıyorsunuz. Sevenleri için bulunmaz bir nimet doğrusu.

BANOI’YE HOŞ GELDİNİZ!
Açık konuşalım: Dead Island o fragmanında yarattığı beklentiyi karşılayabilen bir oyun değil. Çünkü o fragman bizi başka tür bir oyun için beklentiye sokmuştu. Fakat hayatta kalmaya çalışma temasını seviyorsanız Dead Island’a bayılacaksınız. Ancak oyunun zor ve sabır gerektiren bir yapısı olduğunu bilin. Dead Island’ı acele etmeden ve dikkatle oynamalısınız. Bunun dışında bol bol gezecek, farklı mekanlar görecek ve zombi kalabalığının ortasında yolunuzu bulmaya çalışacaksınız. Ah, bir de sürükleyici bir anlatımı olsaydı, işte o zaman tadından yenmezdi.

Dead Island

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Driver San Francisco incelemesi

Driver San Francisco incelemesi

Eğer bugün GTA diye bir oyun oynuyorsak, bu biraz da Driver sayesindedir. Ta PsOne zamanlarında (tam 11 yıl önce) çıkan Driver, açık uçlu oyun yapısını bize tanıtan oyunlardandır. Oynayanlar hatırlayacaktır, kocaman şehri kanlı canlı bir şekilde tamamen üç boyutlu olarak karşımızda görünce ciddi anlamda şoka uğramıştık o yıllarda. Driver 2’de araçtan inebildiğimizi görünce daha da şaşırmıştık. Artık ayaklarımızın üzerinde istediğimiz yere girip çıkabiliyorduk… Bu bir ilkti ve ilkler kesinlikle unutulmazdı. Fakat ne olduysa GTA III çıktıktan sonra oldu. Belki de türün yaratıcılarından olan Driver markası değişime ayak uyduramayarak değer kaybetmeye başladı. Hatta serinin son oyunlarıyla birlikte iyiden iyiye kötü oyunlar çıkmaya başladı bu marka altında. Fakat Ubisoft, Driver’ın kötü kaderini değiştirmeye kararlı görünüyor. Öyle ki bunu yapabilmek için oyunun türünü iyice köklerine döndürmeye karar vermişler. Karşımızda bu kez GTA benzeri değil, ilk Driver’a benzeyen bir oyun görüyoruz. Haydi, daha dürüst olalım, biraz da Burnout’tan esinlenmişler.

ÖLÜ YA DA DİRİ
Driver San Francisco tamamen araç kullanmaya odaklanmış bir oyun. Fakat geliştiriciler oyunun yapısını yeniden kurgularken Driver serisinin o ciddi havasından fedakarlık etmeyi göze almış. Oynayanlar bilir, Driver kendini son derece ciddiye alan suç temalı bir oyundur. Zaten oyunun baş kahramanı Tanner da kimliğini gizleyerek suç dünyasına girmiş bir polistir. Driver San Francisco, Driver 3’teki hikayenin bitiminden 6 ay sonra başlıyor. İstanbul’daki çatışmadan sonra hem azılı mafya lideri Jericho, hem de Tanner hayatta kalmışlardır. Fakat Jericho hapishaneye sevk edilirken kaçar ve macera bir kez daha başlamış olur. Driver San Francisco’nun girişi tema olarak serinin diğer oyunlarından çok da farklı değil ancak bir süre sonra oyunun şimdiye kadar bu türde bir oyunda gördüğümüz en ilginç özelliği giriyor devreye: Tanner dilediği zaman bir araçtan, başka bir araca transfer edebiliyor kendini. Şimdi ciddi bir suç hikayesinin içinde bu paranormal aksiyonlar ne diye var değil mi? Aslına bakarsanız oyun bir Michael Mann filminden, son zamanlarda moda olan psiko-dedektiflik temasına doğru kaymış (Deja Vu, Source Code filmlerinde olduğu gibi). Tanner aslında oyunun başında yaptığı trafik kazası dolayısıyla komada ve bu sırada ruhunu transfer edebiliyor (ya da kendisi öyle sanıyor, orası sürpriz kalsın). Oyunun bu özelliği ciddi anlamda eğlenceli; diyelim ki yolda birini yakalamaya çalışıyorsunuz ve gözden kaçırmak üzeresiniz, hemen birkaç öndeki arabaya atlama gerçekleştiriyorsunuz. Bunu yaptığınız anda kamera yukarı doğru çekiliyor ve etrafı kuşbakışı görebilmeye başlıyorsunuz. Bu noktadan sonra stratejinize en uygun aracı seçmeye çalışıyorsunuz. Elbette ki bunu sınırsız bir şekilde yapamıyorsunuz, belli bir puan seviyesine ulaşmanız gerek. Bu noktadan gerisiyse işin Burnout kısmını andıran bölümü… Oyun adından da anlaşılabileceği gibi San Francisco’da geçiyor ve açık uçlu bir oyun yapısı sunuyor. Ana görevler dışında yapabileceğiniz çeşitli yan görevler de bulunuyor. Oyunda tam 335 kilometrelik bir oyun alanı bulunuyor ve içinde yapabileceğiniz tonla görev var. Görevlerin tümü de araç kullanımına dayalı olduğu için bu tip oyunları sevenler pek yabancılık çekmeyeceklerdir. Kaçma, kovalamaca kadar zaman zaman çeşitli akrobatik hareketleri yapmanızı gerektiren durumlar da olacaktır. Fakat göreviniz ne olursa olsun araç kullanım mekanikleri çok çok başarılı olduğundan eliniz alıştıktan sonra her türlü görevin üstesinden gelebiliyorsunuz. Oyunun geliştiricileri bu noktada son derece başarılı bir iş çıkarmışlar ortaya. Driver San Francisco kesinlikle her şey olayım derken, hiçbir şey olamayan oyunlardan değil. Oyunun odak noktası açık uçlu bir oyun alanında araç kullanmak ve bunu da çok çok iyi başarıyor.

RİSKLİ KARAR
Ubisoft firması, oyunun haklarını Atari’den alırken oldukça cesur bir karar vermişti. Bu kararın meyvesi olarak da karşımızda gerçekten ne yaptığını bilen, kaliteli ve tutarlı bir oyun var. Açıkçası “arabadan inebilme” seçeneğinin kaldırılmış olması ilk etapta kötü bir karar gibi görünse de geliştiricilerin sürüş mekaniklerine odaklanmalarını sağlamış. Tıpkı Burnout Paradise’ta olduğu gibi dilediğinizce etrafta gezip çeşitli görevleri yapma imkanınız var. Görev çeşitliliğinin de oldukça bol olduğunu söylemeden geçmeyelim. Driver San Francisco’nun en sevdiğimiz yanıysa lisanslı araçların bolluğu ve tümünün de çok ciddi bir hasar modellemesine sahip olması. Oyunda 120 adet farklı tipte tümü de lisanslı araç bulunuyor. SUV’lerden, muscle car’lara kadar da ne ararsanız var. Araçların hasar modellemeleriyse kesinlikle Burnout’u aratmayacak kadar iyi kotarılmış.

FERRARI İLE EBELEMECE
Driver San Francisco’nun çok oyunculu modları da oldukça geniş. Oyunda tam 19 farklı multiplayer mod bulunuyor. Bunlar arasında Trail Blazer denen ilginç ve hızlı bir mod keşfettik ki başından kalkamadık doğrusu. Bu oyun modunda önde hız yapan aracın bıraktığı izi takip etmeye çalışarak puan toplamaya çalışıyorsunuz. Elbette ki bu sırada arkadan gelen diğer araçlar da sizi yol dışına itmeye çalışıyor. Bir diğer eğlenceli seçenekse Tag modu. Yollarda hız canavarı araçlarla ebelemece oynadığınızı düşünün. Ciddi anlamda adrenalin dolu bu iki modu uzun uzun oynadık ve inanılmaz eğlendik. Kalan modları keşfetmeyi ise sizlere bırakıyoruz ama emin olun her biri, diğerinden daha eğlenceli.

DEĞİŞİK BİR YOL
Her ne kadar senaryo gidişatını aklamaya çalıştıysak da öyle süper sürükleyici bir hikayesi yok oyunun. Diğer yandan zaman zaman ekrandaki kare oranı ciddi anlamda düşüyor. Görev çeşitliliği olsa bile özellikle oyunun sonlarına doğru oyun ciddi şekilde kendini tekrar etmeye başlıyor. Fakat eğer açık uçlu oyunları seviyor, araba kullanmaktan ve B-movie’lerden keyif alıyor seviyorsanız bu oyuna bir şans verebilirsiniz. Kiminin iddia ettiği gibi kötü bir oyun değil kesinlikle…

Dead Island

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Batman: Arkham City incelemesi

Batman: Arkham City incelemesi

Batman: Arkham Asylum ilk duyurulduğu zaman çoğumuzun oyunla ilgili hemen hemen hiçbir beklentisi yoktu. Neden olsundu ki? O güne kadar süper kahraman ya da filmlerden devşirilen oyunlarda hayal kırıklığı dışında başka bir duygu yaşamamıştık. Hemen hemen hepsi de aceleye getirilmiş, eksik ve kalitesiz oyunlardı. Fakat birileri çıktı ve bu düşünceyi tamamen tarihe gömdü. Batman: Arkham Asylum’ın bu kadar başarılı olmasının çok farklı sebepleri vardı fakat bize göre başlıca sebep geliştirici ekip Rocksteady’nin Batman karakterini son derece doğru bir şekilde yorumlayıp onu bütünüyle oyuna aktarabilmesiydi. O tarihlerde “evet, budur!” demiştik. Kendimizi gerçekten Batman gibi hissedebiliyor ve onunla muhteşem bir dille anlatılan unutulmaz bir maceranın içine dalabiliyorduk. Batman: Arkham Asylum bizi gerçekten şok etmişti. Çünkü tüm hatlarıyla bir klasik ve kusursuza yakın bir oyun duruyordu. Ardından kısa bir süre sonra Batman: Arkham City duyuruldu ve biz tırnaklarımızı kemirerek beklemeye başladık.

BÜYÜK ŞEHRİN KARANLIĞI
Batman: Arkham City, öncülünden çok daha iyi bir oyun. Bir önceki oyunu sevmiş miydiniz (gerçi sevmemeniz için bir sebep yok ama)? Öyleyse bu oyunda mest olacaksınız. Bir önceki oyunu iyi yapan ne varsa Rocksteady çok daha iyisini yapmayı bir şekilde başarmış. Her zaman söylediğimiz bir şey vardır: Zaten iyi olan bir şeyi daha iyi bir hale getirmek cidden tutku gerektiren bir iştir. Bu oyunda da soluduğunuz ilk şey tutku oluyor. İlk oyunda geliştiricileri övdüğümüz ilk konu Batman’i cidden bir karakter olarak son derece başarıyla ele almalarıydı. Bu kez Kara Şövalye’nin bir karakter olarak daha da derinlerine iniyoruz. Diğer yandan onu ve yeteneklerini çok daha fazla zorlayacak bir maceranın içine giriyoruz. Önceki oyun sadece tek bir mekanda geçiyordu ama bu kez koca Gotham City, Joker’ın hastalıklı adamlarının eline düşmüş durumda. Zaten oyun öyle bir tempoyla açılıyor ki daha ilk dakikadan itibaren oyunun avuçlarına düşmüş oluyorsunuz. Oyunun haritası bir önceki oyuna göre kat kat daha büyük ancak bu geliştiricilerin odağını asla bozmamış, ilk oyunun o eşsiz atmosferi daha da yoğunlaşmış bir şekilde soluksuz bırakıyor sizi. Şehrin her yeri değişik ayrıntılarla bezenmiş, keşfettikçe mutlaka değişik şeylere rastlıyorsunuz. Rocksteady’nin ayrıntılara verdiği önem gerçekten takdire değer ve bu ayrıntılar süs olsun diye orada değil, her bir detay oyuna ayrı bir değer katıyor. Oynayanlar hatırlayacaktır, ilk oyunda Batman’in hemen hemen tüm oyuncaklarını deneme şansı buluyorduk. Hepsi ve daha fazlası bu oyunda da bulunuyor: Batarang’tan, plastik patlayıcılara kadar oynanışı zenginleştiren tonla oyuncağınız var. Batman aslen bir Ninja olduğundan asla silahlara başvurmuyor, bildiğiniz gibi. Onun işi daha çok gölgeler ve sessizlikle… Bu kez oynanış daha da çeşitlenmiş, daha da zenginleşmiş durumda. Yeni oyuncaklarımız arasında, bir taser, dondurucu bomba, duman bombası ve düşmanları bağlayabilmek için değişik bir halat bulunuyor. Elbette tüm bunların oyuna katkısı son derece büyük. Örneğin, dondurucu bomba sadece düşmanları geçici olarak hareketsiz kılmak için değil, sıvıları dondurmak için de kullanılabiliyor. Şayet bir akarsu yüzünden geçişiniz kapanıyorsa, bu silahı kullanarak kendi rotanızı oluşturabiliyorsunuz. Sadece yeni oyuncaklar değil, ilk oyundan hatırlayabileceğimiz tüm araç gereçler de geliştirilmiş. Örneğin, Batman’in tavanda gezinmek için kullandığı tutunma halatı elden geçirilmiş; artık Batman halatı bir kez fırlatıp havada bir takla daha attıktan sonra yere düşmeden tekrar bir halat daha fırlatabiliyor. Böylece çok daha uzun mesafelere ulaşabiliyor kahramanımız. Tüm bu araç ve gereçleri topladığımızda müthiş bir taktik derinlik ve son derece eğlenceli bir oyun yapısı çıkıyor karşımıza.

KAHRAMAN OLMAK
Karakter olarak Batman’i tanıyorsanız, kendisine “dünyanın en iyi dedektifi” dendiğini bilirsiniz. İlk oyundan hatırlayabileceğimiz dedektiflik modu, çok daha işe yarar bir şekilde geri dönmüş. Hatırlayacağınız gibi, oyunun dedektiflik modunun oynanışı genel oynanıştan epeyce farklıydı. Yine Batman’in farklı görüş modlarını kullanarak etraftaki ipuçlarını toplamanız gereken durumlar bulunuyor. Dedektiflik modu oynanışı çok katmanlı hale getirdiği gibi, eskisinden daha karmaşık bilmeceleri çözmenizi gerektiriyor. Mesela, Riddler yine iş başında ama artık sakladığı bulmacaları bulmak çok daha zor. Riddler’ın sakladığı ipuçlarını bulmak için dedektiflik yapmanız gerekiyor. Ayrıca önceki oyunda olduğu gibi teker teker ipuçlarını çözmeniz pek bir şey ifade etmiyor. Riddler’ın sakladığı bir rehinesi var ve onu bulmak için bu bulmacaları çözmeniz gerekiyor. Elbette ki Riddler’ın görevlerini yapmak zorunda değilsiniz ama gelin görün ki tüm bu yan görevler de en az ana senaryo kadar sürükleyici ve eğlenceli.

GÖLGEDEN DAHA SESSİZ
Batman: Arkham City’nin çatışmaları tek kelimeyle inanılmaz. Batman olarak düşmanlarınızın arasında adeta dans ediyorsunuz. İlk oyunda olduğu gibi kombo bazlı bir dövüş sistemi mevcut ve tüm hareketlerinizi birbirine bağlayabiliyorsunuz. Akıllı hareket ederseniz tek bir darbe almadan tüm düşmanlarınızı pataklayabilirsiniz. Dövüş sistemi son derece yumuşak ve akıcı. Fakat artık düşmanlar çok daha çeşitli. Yine özellikle önden silahlı düşmanları sessizce temizlemek ve kalanları bir güzel pataklamak en güzel taktik olarak öne çıkıyor. Elbette tüm oynanış gizliliğe dayalı olduğu için sabırlı oynandığı takdirde oyunun büyük bir kısmında kimseye görünmeden hareket edebiliyorsunuz.

MÜTHİŞ BİR DENEYİM
Batman: Arkham City tüm hatlarıyla tam bir klasik. Özellikle hikaye ve karakter işlenişiyle ön plana çıkan harika bir macera oyunu… Müziklere, sanat yönetimine ve elbette grafiklere söylenecek hiçbir laf yok. Oyunun her yanından ayrı bir detay, ayrı bir güzellik çıkıyor. Yine oyunda Batman’in azılı düşmanlarının çok büyük bir kısmıyla karşılaşacaksınız. Boss savaşları da ayrı bir güzellik, tümüne de farklı taktikler uygulamanız gerekiyor ve tümü de birbirinden eğlenceli. Batman: Arkham City, her şekilde alınıp oynanmayı hak eden çok ama çok sağlam bir yapım.

Batman: Arkham City

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

FIFA 12 incelemesi

FIFA 12 incelemesi

Nasıl ki bundan on yıl önce kadar FIFA’yı bırakıp PES serisine geçiş yaptıysak artık her yıl daha fazla oyuncu alışkın olduğu PES’i bırakıp FIFA sularına yelken açıyor. Gerçekten bu eski serinin gösterdiği gelişimi takdir etmek gerek. EA, ne yapıp ediyor, her yıl bize çok daha rafine bir futbol deneyimi sunmayı başarıyor. FIFA 12 hem gerçeğe çok daha yakın, hem de aynı anda daha eğlenceli bir deneyim sunmayı başarmış. Oyun hem daha derin taktiksel seçeneklere sahip, hem de grafiksel anlamda daha iyi görünüyor. Özellikle elden geçirilmiş savunma taktikleri gerçekten çok başarılı olmuş. Ancak oyunun cidden zor olduğunu belirtelim. Serinin bu 19. oyunuyla birlikte FIFA’nın artık tamamen arcade havasından uzaklaşıp bir futbol simülasyonu olma yönünde ilerlediğini söyleyebiliriz.

İLK 11’LER AÇIKLANIRKEN…
Her sene soruyoruz kendimize “bir spor oyunu ne kadar daha geliştirilebilir” diye ve her sene cevabını kendimiz buluyoruz. Evet, belli ki daha yapacak çok şey var. EA, hemen her yıl bu dersi vermeyi kendine alışkanlık edinmiş olmalı. FIFA 12’yle serinin bir önceki oyunu arasında dağlar kadar fark var. Ne kadar iyi bir FIFA 11 oyuncusu olursanız olun, bu oyunda kesinlikle zorlanacaksınız. Hele bir de taktik savunma öğrenmeye başlarsanız öğrenme eğriniz biraz daha yükselecektir. Öncelikle Tactical Defending (taktik savunma) adlı yeni oyun özelliğiyle başlayalım. Öncelikle FIFA birkaç oyun öncesinde (PES serisinden de aşina olduğumuz) savunma sistemini entegre etmişti oyuna. Bu sayede defans için atadığınız tuşa basılı tutarak rakip oyuncuyu kovalayabiliyordunuz. Açıkçası bu sistem, gayet kolay bir şekilde pres yapmanıza olanak tanıyordu fakat oyuncunuzu çok fazla ileri açıp rakibinizin sizin boşalttığınız alana adam kaçırmasını kolaylaştırıyordunuz. Belli ki bu sistem işleri kolaylaştırmak ve seriye yeni oyuncular kazandırmak için kurgulanmıştı. EA Sports’taki geliştiriciler oturmuşlar ve tamamen yeni bir savunma sistemi üzerine çalışmışlar. Bu yeni sistemde hem yeteneğinizi hem de oyunu okuma becerinizi, yani futbol bilginizi konuşturabiliyorsunuz. Taktik savunma daha çok rakibin pas atabileceği yerleri ön görmeye ve buna göre savunma yapmaya yarayan bir sistem. Rakibinizin koşu yapacağı yerleri tıkamak ve zamanlamayı doğru yapıp topu rakibin ayağından kapmak tamamen elinizde… Açıkçası bu sistem epeyce alışkanlık gerektiriyor ve elinizin iyice uzmanlaşması için profesyonel zorluk seviyesinde en az 10 maça ihtiyacınız var. Fakat alıştığınız takdirde emin olun bir önceki savunma sistemini asla aramayacaksınız. Hatta önceki oyunlarda kurguladığınız savunma taktiklerinin hepsini çöpe atabilirsiniz çünkü burada inanılmaz bir gerçekçilikten söz ediyoruz. Serinin önceki oyunlarında iş sürekli adam seçip rakibe delicesine baskı uygulamak üzerineydi fakat bu kez cidden mantıklı ve yetenek isteyen bir sistem var. Oyunun dikkat çeken bir diğer yeniliğiyse Impact Engine (çarpışma motoru). Öncelikle oyunun fizik motorunun tamamen elden geçirilmiş olduğunu belirtelim. Oyuncuların ve topun çok daha gerçekçi hareket ettiğini söyleyebiliriz. Çarpışma motoru ise oyuncuların ikili mücadelelerde, kafa toplarında ve topla olan ilişkilerinde çok daha gerçekçi sonuçların ortaya çıkmasını sağlamış. Özellikle futbolcuların fizik modellemeleri neredeyse bire bir olmuş çünkü oyuncuların fiziksel özellikleri Çarpışma motoru sayesinde çok daha ön plana çıkmış. Örneğin, Pique ile Nani’nin omuz omuza mücadelesinden Nani galip çıkacaktır ama çok daha çevik bir oyuncu olan Nani, Pique’nin belini yavaş döndürmesinden yararlanacaktır. Bu arada evet, oyuncuların her bir bölümü ayrı ayrı modellenmiş.

TAKTİK DERİNLİK
Bir diğer dikkat çekici yenilikse Precision Dribbling denen koşular. Artık oyuncunuzla birlikte driplinge kalktığınızda illa topu kaptırmak zorunda değilsiniz. Bu yeni koşu sistemi sayesinde bir yandan topu koruyabiliyor, diğer yandan istediğiniz yöne doğru dripling yapabiliyorsunuz. Ayrıca oyuncuların dönüşleri de çok daha yumuşak bir hale gelmiş. Eski oyunlarda özellikle topla koşularda oyuncuları döndürebilmek pek kolay değildi. Bu kez, özellikle de kısa boylu ve teknik oyuncular ani dönüşleri çok daha rahat bir şekilde gerçekleştirebiliyor. Precision Dribbling’in sağladığı bir diğer avantajsa kısa mesafelerde boşlukların çok daha verimli kullanılabilmesi olmuş. Eğer rakip savunmada boş koridorlar yakalarsanız, özellikle de hızlı bir adamınız varsa, rahatlıkta bu koridoru kısa mesafe içerisinde ani dönüşlerle kat edebilirsiniz. Daha hızlı ve daha taktik oynamak tamamen sizin elinizde…

TOTAL FUTBOL
Oyunun temposu düşmüş fakat bu şekilde çok daha gerçekçi bir oyun deneyimi yaşayacağınızı söyleyebiliriz. Dileyen oyuncular oyunun hızını artırabilirler ancak biz orijinal hızında oynamayı tercih ediyoruz. Kontrataklarda cidden rakip defansı hazırlıksız yakalayabiliyorsunuz. Olgun ataklardaysa ofans planınızı yapma ve adam gibi oyunu geriden başlatma şansınız oluyor. Hangi futbol maçında rakip defans yerleşmişken orta sahanın 1 saniyede geçildiğini gördünüz ki? Bu nedenle hazırlık paslarının bu kez son derece gerçekçi bir şekilde daha da önem kazandığını söyleyebiliriz. Oyunun diğer teknik özelliklerine gelecek olursak grafiklerin muhteşem göründüğünü belirtmek gerek. FIFA 12’nin, PES 2012’den farkı zaten oynarken çok daha esnek ve taktik derinliği yüksek bir oyun yapısı sunmasıyla ortaya çıkıyor. Grafik ve sunum olarak da FIFA, PES’ten halen en az beş sene önde…

SENEYE BİZ DE…
Bu yıl da FIFA serisini seçiyor ve serinin bu –dile kolay- 19. oyununu tüm futbol severlere tavsiye ediyoruz. Bu kez maalesef Süper Lig yok ancak uluslararası takımlar arasında Galatasaray ve Türk Milli Takımı bulunuyor. Sanıyoruz ki Futbol Federasyonu seneye böyle bir hataya düşmez ve mutlaka FIFA 13’te ligimizin tekrar yer almasını sağlar. Zira futbol oyunlarının içinde yer almak tanıtıma milyar dolar harcamaktan çok daha kesin katkılar yapıyor ve o dillere pelesenk olan “marka değeri” kavramının içini çok daha anlamlı bir şekilde dolduruyor.

FIFA 12

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Dark Souls incelemesi

Dark Souls incelemesi

Oyun dünyasında her şey giderek daha da kolaylaşmaya başladı. Bunun son derece geçerli sebepleri var elbette. Oyun üretimindeki maliyet artışları, oyun firmalarını daha fazla oyuncu çekmek için çözümler üretmeye zorladı. Bunun yansımasıysa oyunların kolaylaşması olarak dikkati çekti. Size ne yapacağınızı söylemeyen, her şeyi bizzat keşfettiğiniz, en güçsüz görünen düşmanların bile yenilmek bilmediği oyunların yerini kendi kendine iyileşen karakterler, oyuncuları yönlendiren oyun haritaları aldı. Sanki artık hepimiz birer oyun sonu canavarı gibi olduk. Fakat 2009 yılında çıkan Demon’s Souls tüm bu oyunların arasında bir anda zorluğuyla ve oyuncunun zekasına saygı duyan yapısıyla dikkat çekti. Şimdi sırada oyunun devamı sayılabilecek 
Dark Souls var…

CİDDİ BİR DENEYİM
Önceden belirtelim, Dark Souls her hattıyla muhteşem bir oyun ancak bu oyunu herkese tavsiye etmemiz mümkün değil. Çünkü bu oyun inanılmaz zor ve en ufak hatanızı bile affetmiyor. Peki, nasıl olur da akıl almaz bir zorluk seviyesine sahip bir oyun bu denli güzel olabilir. Bunun iki sebebi var: Birincisi oyunun savaş mekaniklerinin harika çalışıyor olması, ikincisi ne kadar zorlansanız da oyuna emek verdiğiniz zaman karşılığını alabiliyor olmanız. Dark Souls gerçekten emek, sabır ve dayanıklılık gerektiren bir oyun. Eğer oyun sizi, sizin elinizde olmayan nedenlerden dolayı (yapay zeka saçmalıkları gibi, kötü çatışma mekanikleri gibi) zorlasaydı bunu net bir şekilde anlatırdık fakat Dark Souls, tamamen oyuncuların seçimlerine göre gidişatını açık eden kendine has bir yapım. Oyun sizi devasa bir haritanın ortasına ne yapacağınızı bilemez halde bırakıveriyor. Elbette önce bir karakter yaratıyor ve sınıfınızı seçiyorsunuz. Bundan sonrasıysa tamamen sizin stratejik hamlelerinize, seçimlerinize ve oyunu ne kadar sabırla oynadığınıza bakıyor. Oyunun haritasını, tek bir büyük haritaya bağlanan farklı farklı haritalar oluşturuyor. Her bir harita farklı bir gerçeklik gibi görselliğe dökülmüş. Tüm gerçekliklerin teması, düşmanları ve özellikle bossları birbirinden farklı. Öncelikle şunu belirtelim ki oyunun başından itibaren parkta yürür gibi gezinemiyorsunuz. Tırsa tırsa, kenardan kenardan, “acaba karşıma kim çıkacak” korkusuyla hareket ediyorsunuz. Son zamanlardaki oyunlarda önünüze geleni kesebiliyorsunuz ancak Dark Souls her bir savaştan önce ayrı ayrı özen göstermenizi gerektiren bir oyun. Peki, nasıl? En zayıf görünen düşmanın bile canınızı çıkarabileceği bir oyundan bahsediyoruz. Bu nedenle inanılmaz dikkatli olmak zorundasınız. Her an tetikte olmalı ve özellikle envanterinizdeki eşyalara çok dikkat etmelisiniz çünkü tek bir düşmanı yenmek için bazen aynı silah setiyle saldırmak yeterli olmayabiliyor. Aynı dövüş sırasında farklı silahlar, farklı stratejiler denemeniz gerekebiliyor. Önce gürz ile saldırıp ardından kılıçla bitirmeniz gereken savaşlar yaşayacaksınız bu oyunda. Bu nedenle, dümdüz yürüyüp önünüze çıkanı kesmeyi kesinlikle unutun. Öldüğünüz zamansa topladığınız ruhların bir kısmını kaybediyorsunuz. Açıkçası bu oyunda ölmeyi oyunun sizi cezalandırması olarak algılamamak lazım. Ölmek bu oyunun bir parçası, öldükten sonra karakterinizin düştüğü yerde kaybettiğiniz ruhlar sizi bekliyor olacak. Fakat o ruhları tamamen kaybettiğinizde oyunu oynamayı da unutabilirsiniz çünkü ancak topladığınız ruhlarla seviye atlayabilir ve daha güçlü bir karaktere kavuşabilirsiniz. Aksi takdirde bu vahşi ortamda hayatta kalmayı unutabilirsiniz. Dikkatli olmalı, düşmanlarınızı özenle ele almalı, topladığınız ruhları kesinlikle kaybetmemeli ve sürekli karakterinizi geliştirmelisiniz. (Söylemek ne kadar kolay…)

ZORLANMAK?
Dark Souls’un bu kadar zor olmasının bir diğer sebebi de karşınıza ne çıkacağını asla bilememeniz. Daha önce bir oyunda görmediğiniz bir düşman çeşitliliği var bu oyunda. Karşınıza daha önce kestiğiniz bir düşman çeşidi çıksa bile asla emin olamıyorsunuz çünkü sizi farklı yöntemlerle öldürmeyi deneyebiliyor. Bu, oyunun heyecanını ve tansiyonunu müthiş artıran bir şey: Tahmin edilmezlik. Sonuçta hepimiz bir oyun oynarken, bir strateji belirler ve ona göre oynamaya çalışırız. Fakat Dark Souls’ta bunu yapabilmek mümkün değil. Neredeyse karşınıza çıkan her düşman için farklı taktikler geliştirmeniz gerekiyor. Oyunun atmosferi gerçekten çok güçlü ama oyuncunun kalbine asıl korkuyu salan, bir sonraki adımda başına neler geleceğini asla tahmin edememesi. Bu oyun kahramanlık yapmak için kesinlikle doğru yer değil. Aksine köşelere sinen bir köpek gibi korkuyla hareket etmek zorundasınız. Savaşlarınızın pek çoğu da epik değil, can havliyle gerçekleşecek.

ACI ÇEKMEK?
Oyunun atmosferini tasvir etmek için kelimeler yeterli gelmeyebilir, yaşamak lazım. Cidden son zamanlarda gördüğümüz en yoğun atmosfer bu oyundaydı. Her bir gerçeklik kendi içinde temalara bölünmüş ve apayrı sürprizlere gebe. Farkındaysanız oyunun hikayesi hakkında tek bir kelime etmedik. Oyun sizi ne yapacağınızı bilemez halde devasa bir dünyanın içine bırakıveriyor ve sonrasında oyunun tüm gizemlerini siz açığa çıkarıyorsunuz. Nereden gelip nereye gittiğiniz konusunda oyun ketum davranıyor ama bir o kadar da sizi ödüllendirmeyi biliyor. İlkin kendinizi epeyce amaçsız hissedebilirsiniz ancak oyunun size yaşatmaya çalıştığı his 
tam olarak bu. Bilin ki bu garip ve asla içinden çıkmak istemeyeceğiniz dünyada her şeyin anlamlı bir sebebi var.

PARALEL EVRENLER
Oyunu oynarken ara sıra bazı gölgelere ya da kan izlerine rastlayacaksınız. Tam burada oyunun muazzam düşünülmüş bir özelliğinden bahsetmek gerek. Oyunu oynarken internete bağlıysanız diğer oyuncuların neler yaptığını ve özellikle nasıl öldüklerini görebiliyorsunuz. Şayet etrafta gezerken bir kan lekesine rastlarsanız gidip o sırada oracıkta ölmüş bir kahramanın son anlarını görebiliyorsunuz ve bu özellik atmosferi güçlendirdiği gibi, taktik belirlemenizde de müthiş faydalı oluyor. Kısacası Dark Souls gerçekten eski zor oyunları özleyen rol yapma fanatikleri için rüya (belki de kabus) gibi bir oyun. Zorlanacak, çok yenilecek ama bilin ki karşılığını alacaksınız. Eğer vaktiniz ve sabrınız varsa hayatınızın oyun deneyimlerinden birini yaşamış olacaksınız.

Dark Souls

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Rage incelemesi

Rage incelemesi

Mad Max’i sever misiniz? Özellikle serinin ikinci filmini… Peki, ya Fallout’u? Eğer ikisine de evet cevabı veriyorsanız, doğru adrese geldiniz demektir. Aslına bakarsanız oyun dünyasını biraz takip ediyorsanız Rage’i mutlaka duymuş olmalısınız çünkü oyun neredeyse beş yıldır yapım aşamasında. Eh, oyunu yapan da iD Software olunca insan heyecanlanmadan edemiyor tabii. Konuya yabancı olanlar için kısa bir hatırlatma yapalım: iD Software FPS türünü icat eden adamların kurduğu bir geliştirici şirket. Wolfenstein ve daha da önemlisi Doom’u yapan iD, yıllardır yaptığı oyunlarla hem dönemin grafik standartlarını hem de FPS standartlarını belirliyordu. Elbette tüm bu referanslar Rage’den beklentilerimize tavan yaptırdı. Özellikle oyunun çıkışı gecikince, iyiden iyiye “yılın oyunu”nu beklemeye başlamıştık. Şimdi gelin, birlikte bu beklentilerimizin ne kadarı karşılanmış bakalım.

DERİN UYKU
Rage’in cidden etkileyici bir girişi var. Devasa bir göktaşı hızla dünyamıza doğru yaklaşırken kim olduğunu bilmediğimiz bir insanın kapsüller içinde uykuya yatışını izliyoruz. Belli ki insanlığın kaçacak pek bir yeri yok ve Armageddon filminde olduğu gibi göktaşını imha da edemiyorlar. Onun yerine laboratuar gibi bir yerde birkaç kişinin korumalı yaşam destek kapsüllerinin içinde uykuya yattığını izliyoruz, devasa göktaşı dünyaya çarparken… Arada belli belirsiz, aradan 100 yıldan fazla geçtiğini gösteren bir yazı geçiyor ve uyanıyoruz. İçinde bulunduğumuz laboratuar gayet sağlam görünüyor ancak bizimle birlikte uykuya yatan herkes ölmüş; kapsüllerinin içinde son nefeslerini vermişler. Hayatta olan sadece biziz. Dışarıya adımımızı attığımız anda dünyanın da son nefesini verdiğini görüyoruz. Ayakta sağlam tek bir bina bile kalmamış durumda. Her yer kırık, dökük, yıkıntılardan oluşuyor. Bu sırada tuhaf iki yaratık bize saldırıyor ve kocaman maceramız böylece başlamış oluyor. Rage aslında iki farklı oyun türüne ev sahipliği yapıyor: Araç kullanımı ve FPS. Oyunun içinde sıklıkla araç kullanıyor ve çarpışıyorsunuz. Oyunun içinde biraz da rol yapma aroması yok değil. Dolayısıyla Rage’in tekdüzeleşmeyen, sıkıcılaşmayan ve oyuncunun hevesini her zaman taze tutan bir yapısı var. Yazının başında da belirttiğim gibi eğer Mad Max 2’yi izlediyseniz, nasıl bir atmosferle karşılaşacağınızı az çok tahmin edebilirsiniz. Kum şehirlerindeki kırılgan evlerinde hayatta kalmaya çalışan insanlar, etrafı yağmalamaya çalışan haydutlar ve ortalıkta alacak can arayan mutantlar. Rage’in dünyası kalabalık ve bir o kadar da hareketli. Siz oyunda ilerledikçe yavaş yavaş merakınızı gıdıklayan ilginç de bir senaryosu var. Aslında çıktığınız yerin adı Ark (evet, Nuh’un Gemisi göndermesi var) ve Eden Projesi adlı bir çalışma sayesinde hayattasınız. İnsanlık göktaşı çarpışmasından hemen önce çarpışmadan sonra da insan neslini devam ettirebilmek için kimilerini yeraltı laboratuarlarına gömmüş ve onları uyutmuş. Fakat sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte proje çok başarılı olmamış ve Ark projesindeki insanların hemen hemen hepsi ölmüş. Oyunun başında hayatımızı kurtaran Dan Hagar’ın söylediğine göre de The Authority adı verilen bir grup da bilinmeyen bir sebepten ötürü Ark’tan hayatta kalanları arıyor. Bu noktadan sonra da diğer hayatta kalanlarla tanışıyor ve yuvalarının korunmasında onlara yardım etmeye başlıyorsunuz. Rage’in oyun sistemi, “görev al ve ilerle“ şeklinde gidiyor. Görev yapıları oyun içinde çeşitlilik gösterse de daha önce oynamadığımız bir şey yok. Yine de silahların balistik gerçekçilikleri ve hedefleme sisteminin olağanüstü çalışıyor olması, çatışmaları müthiş tatminkar ve eğlenceli bir hale getirmiş. Haritalar da taktik esnekliğe izin verince ortaya taş gibi bir FPS deneyimi çıkmış. Bir FPS oyununda harita ve silah çeşitliliğini sağladığınız zaman, zaten epeyce bir yol almış oluyorsunuz.

BAŞLANGICA DÖNÜŞ
Oyunun konusu ve karakter zenginliği gayet yerinde, bu nedenle yaptığınız her şey, aldığınız her görev anlamlı geliyor. Genelde küçük yerleşim birimlerindeki insanların hayatlarını kolaylaştırmak adına görevler yapsanız da oyunun ilerleyen bölümlerinde hikayedeki sırlar birer ikişer çözülmeye başlıyor. Rage bu konuda üzerine düşeni hakkıyla yapan bir oyun. Merakınızı sürekli ayakta tutuyor ve oyunun başından bir türlü kalkamıyorsunuz. Bir başka deyişle senaryo akışı ve görev yapıları birbiriyle neredeyse kusursuz derecede örtüşüyor. Bu arada oyunun senaryosunu, aynı zamanda Doom 3’ün de senaryosunu kaleme almış olan Matthew Costello yazmış. Fakat Doom 3’ün kendini tekrar etmesi olayı, neyse ki Rage’de yok. Oyun başladığı tempoda devam ediyor ve sonuna kadar da bu tempoyu korumayı biliyor.

BALİSTİK UZMANI
Oyunun güçlü olduğu bir diğer yansa silah modifikasyonları. Hemen hemen tüm silahlarınızı, belli özellikler kazanacak şekilde değiştirebiliyorsunuz. Elbette oyunun ilerleyen bölümlerinde başınıza bela olacak güçlü düşmanlara karşı ayakta kalabilmek istiyorsanız bu güçlendirmeleri yapmak durumundasınız. Bunun için de öldürdüğünüz düşmanlardan çıkan cephane ve malzemeleri mutlaka toplamalısınız. Oyunda basit bir eşya yönetim sistemi de bulunuyor. Bu sayede topladığınız malzemeleri en verimli şekilde kullanmaya çalışıyorsunuz. Öte yandan kullandığınız cephane tipleri de değişiklik gösterebiliyor. Farklı düşman tiplerine değişik cephaneler kullanabiliyorsunuz. Bu da oyunun taktik derinliğini artırıyor. Tüm bu özellikler, oyunun rol yapma tarzına yakın özellikleri olarak dikkat çekiyor.

KUM SAATİ
Rage’in bir diğer önemli özelliğiyse araç kullanımı. Oyunun cidden büyük bir kısmı direksiyon başında geçiyor. Direksiyon başında savaşıyor ve yarışıyorsunuz. Aynı zamanda sadece bir binek olarak kullandığınız zamanlar da oluyor. Yine araçları ve aracın üzerinde bulunan silahları da modifiye edebildiğinizi hatırlatalım. İncelememizin sonlarına gelirken oyunun iki adet çoklu oyunculu seçeneğinin olduğunu ve bunlardan birinin tamamen araç kullanımına bağlı olduğunu hatırlatalım. Rage’in eksikleri yok değil. Yapay zekanın saçmaladığı ya da kare oranın düştüğü yerler de var. Ancak Rage, iD’den beklenecek kadar kaliteli ve beklentilerimizi boşa çıkarmayan sıkı bir yapım. Tüm oyunculara rahatlıkla tavsiye edebiliriz.

Rage

► GİRİŞ
► DETAYLAR
► PUANLAMA

Devamını okumak için tıklayınız »

Toplam 22 sayfa, 22. sayfa gösteriliyor.« İlk...10...1819202122