Kültür Sanat

DaVuDi

DaVuDi

Gecenin getirdikleri…
Bir Zamanlar Anadolu’da 
Orta Anadolu’nun ücra bir köşesinde, bir gece savcı, doktor ve bir grup polis, işlenen bir cinayetin ardından maktulün cesedini ararlar. Suçlular yanlarındadır ve gömdükleri yeri tam olarak hatırlamamaktadır. Yaklaşık 12 saatlik arama boyunca da karakterler, kişisel geçmişlerine uzanırlar ve kendilerince hesaplaşmaya koyulurlar. Bu yıl Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü Dardanne Kardeşler’in ‘Bisikletli Çocuk’uyla paylaşan ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’, birçok eleştirmence ‘2011’in en iyi filmi’ olarak kabul ediliyor. Bana sorarsanız aynı kanıda değilim ama malum sinema bir yanıyla da son derece ‘sübjektif’ bir sanat, dolayısıyla beğenenlere de saygılıyım. DVD’si, zamanında sinemada izleyemeyenler için son derece uygun bir fırsat sunuyor. Kaçırmayın derim.
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Muhammed Uzuner, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Fırat Tanış
Dağıtımcı firma: Tiglon
Esen Shop Fiyatı: 19.99 TL

İhanet Oyunları
Biri polis, diğeri suçlu iki kardeşin yolu sık sık kesişir. François, ağabeyi Gabriel hapisteyken hiç ziyaretine bile gitmez ama çıkınca, kan bağları itibariyle yine kol kanat germeye çalışır. Lakin bir de işin doğası vardır… ‘İhanet Oyunları’, 1979’da başlıyor ve aynı dönemin Fransız filmlerinin ruhunu son derece başarıyla canlandırıyor. Canet ve Cluzet ikilisinin oyunculukları da harika. Kaçırmayın derim…
Yönetmen: Jacques Maillot
Oyuncular: Guillaume Canet, François Cluzet, Clotilde Hemse
Dağıtımcı firma: Kanal D
D&R Fiyatı: 15,99 TL

Patrondan Kurtulma Sanatı
Üç kafadar. Lakin üçünün de işyerlerinde patronlarıyla ilgili problemleri var. Söz konusu üçgenin yaşadıklarından kaynaklanan durum komedilerine sırtını dayayan ‘Patrondan Kurtulma Sanatı’, iş hayatına ait kimi detayları da içeren yanlarıyla, (o çok klişe deyimi kullanmak durumundayım) hoşça vakit geçirten bir yapım. Öyküsü hafiften ‘The Hangover’la da akrabalıklar kuran filmde Jennifer Aniston son dönemlerdeki en seksi haliyle yer alıyor.
Yönetmen: Seth Gordon
Oyuncular: Jason Bateman, Charlie Day, Jennifer Aniston, Kevin Spacey
Dağıtımcı firma: Tiglon
D&R Fiyatı: 19,99 TL

Sadece Sinatra
Yönetmen: Peter Capaldi
Oyuncular: Ian Hart, Brian Cox, Kelly MacDonald
Dağıtımcı firma: As Sanat
D&R Fiyatı: 11,99 TL

Şİrİnler
Yönetmen: Raja Gosnell
Oyuncular: Neil Patrick Harris, Hank Azaria, Jayma Mays
Dağıtımcı firma: Tiglon
D&R Fiyatı: 19,99 TL

Tatİl Gİbİsİ Yok
Yönetmen: Alfredo De Villa
Oyuncular: Luis Guzman, Debra Messing
Dağıtımcı firma: Kanal D
D&R Fiyatı: 15,99 TL

Devamını okumak için tıklayınız »

Eskişehir’de 1. yüzyıla ait 2 mask bulundu

Eskişehir'de 1. yüzyıla ait 2 mask bulundu

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Taciser Sivas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2011 yılında Şarhöyük Dorylaion Nekropol Alanı’nda yapılan kazılarda bir mezarın içinde iki maska ulaştıklarını belirterek, bu buluntunun yılın en güzel tarihi kalıntıları arasında yer aldığını kaydetti.

Nekropolde 2005 yılından bugüne kazı çalışmalarının yapıldığını anımsatan Prof. Dr. Sivas, şöyle konuştu:

”Bu yıl kazı alanını genişlettiğimizde bir mezarın içinde iki mask bulduk. Kazılarda bulunan masklar kırık olarak ele geçti. Kazının ardından parçaları birleştirdik. Masklar daha iyi bir görüntüye kavuştu. Bu masklardan birisinden boynuzlar var. Bu mitolojik bir figüre ait. Bu mask özellikle Dionysos şenliklerinde eski Yunan mitolojisine ait yarı keçi yarı insan olan satirleri simgeliyor. Diğerinin daha büyük ve beyaza boyandığını, saçlarının da siyah ve kırmızı renkte olduğunu gördük. Eskişehirspor’un renklerini de anımsatıyor.”

”Kentin kültür tarihine ışık tutacak”

Prof. Dr. Sivas, maskların Antik Çağ boyunca bağ bozumu ve hasatla bağlantılı törenlerde yapılan dinsel şölenlerde bolluk ve bereketi simgelemek için takıldığının bilindiğini belirterek, bu törenlerde maskları takan kişilerin izleyicileri eğlendirdiğini ifade etti.

Maskların Roma döneminin sonralarına kadar yapıldığını anlatan Prof. Dr. Sivas, şöyle devam etti:

”Masklar, dinsel yönü ağırlıklı törenlerde kullanılıyordu. Aktörler taktıkları masklarla farklı figürlere bürünüyordu. Şarhöyük’te maskın ele geçmesi çok önemli. Eskişehir, 2013 yılında Türk Dünya Kültür Başkenti olacak. Kültür başkentine yakışır buluntular. Masklar Eskişehir’de kültürün izlerinin geçmişten günümüze nasıl uzandığını gösteriyor. MS 1′inci yüzyıla ait bu mezar bir aktörün veya tiyatrocunun olabilir. Masklar Eskişehirli ilk aktöre ait olabilir. Mezarın üstü bir tuğlayla kapalı. Tuğla kapağın üzerinde de yazıt yer alıyor. O yazıtı çözmeye çalışıyoruz. Bu masklar kentin kültür tarihine ışık tutacak.”

”Masklar bölgede tiyatronun varlığı konusunda ip ucu veriyor”

Prof. Dr. Sivas, masklarını bulunduğu bölgenin Roma döneminde önemli bir yer olduğunu kaydederek, ”Masklar, bu bölgede Roma döneminde bir tiyatronun varlığı konusunda ip ucu veriyor. Gelecek yıl nekropol alanında devam eden kazılarda böyle buluntuları bulacağımıza inanıyoruz. Masklar kısa süre sonra Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi’nin vitrinde sergilenecek” dedi.

A.A

 

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Tarihi Meryem Ana Kilisesi’nin restorasyonunda sona yaklaşıldı

Tarihi Meryem Ana Kilisesi'nin restorasyonunda sona yaklaşıldı

Çalışmalar hakkında bilgi veren SNR Restorasyon şirketinin restoratörü Sara Özçelik, 1831 yılında yapılan kiliseyi, o dönemde Kula’da yaşayan yerli Rum cemaatinin kullandığını söyledi. Restorasyon çalışmalarının yaklaşık bir yıldır devam ettiğini belirterek, “Restorasyon sırasındaki teknik çalışmalar sonucu, mimari projede yer almayan duvar resimlerine, tonozda da kalem işlerine rastlanmıştır. Mimari projeye adaptasyon sağlanan kalem işi projesinin uygulanmasına başlandı.

Duvar resimleri yağlı, kuru ve toz boya gibi farklı malzemeler kullanılarak yapılmış. Kiliseyle çağdaş olup olmadığı, farklı dönemler yansıtıp yansıtmadığı, başka dönemlerde de onarım veya restorasyon geçirip geçirmediğini belirleyecek herhangi bir yazıt veya dönem kaynağı bulunmamaktadır.” dedi. Kula Belediye Başkanı Selim Aşkın da kültür miraslarının evrensel değer olduğunu ve sahip çıkılması gerektiğini ifade etti.

Başkan Aşkın, “Bu binanın restorasyonu projesiyle geçen yıl Tarihi Kentler Birliği’nden ödül kazanmıştık. 880 metrekare alanda başlayan restorasyonda sona yaklaşıldı. Kilise, bundan sonra kültür merkezi olarak hizmet verecek.” şeklinde konuştu.

 

CİHAN

 

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Animasyon musun kurmaca mı?

Animasyon musun kurmaca mı?

Emperyalist, boş yere kılıç sallayan, star simsarı blockbusterların bir yenisi. Dördüncü ‘Görevimiz Tehlike’ filmi “Mission Impossible: Ghost Protocol”, teknolojik yenilikleri; iPad, USB, yeni model BMW, demir yığını ve ses gürültüsünden öte algılayamayan bir casusluk aksiyonu sunmuş. Buna ulaşırken serinin ekip stratejilerini de görkemli aksiyon sahnelerini de ana karakter odaklı aşk çatısını da ajanlardan gelen mizahi dokusunu da tutturamamış. Brian De Palma ile John Woo’nun imzasını taşıyan ilk iki filmin özenini aratırken ne yazık ki alanında günümüz ruhuna uygun bir esere de dönüşememiş. Bunun en önemli sebebi “İnanılmaz Aile” ile çıkış yapan animasyon yönetmeni Brad Bird’ün bilmediği ‘kurmaca’nın içinde ne yapacağını çözememesi elbette.

1960’ların Nükleer Savaş arka planlı dizisi ‘Görevimiz Tehlike’ (‘Mission: Impossible’) kuşkusuz olay örgüsüyle, aksiyonuyla, karakterleriyle ve en çok da ekip stratejileriyle dikkat çekmişti. Ama sanki onun yükselen trendi 1996’daki ilk filmde tükendi. Dizinin kahramanı Jim Phelps’in ölmesi ise Ethan Hunt’ın yolu açıyordu. Daha genç ve daha dinamik bir çerçeve bizleri beklerken, bu omurga arkasına Tom Cruise’un egosunu ve çekiciliğini alıyordu.

Üçüncü filmin düştüğü yerden almış

Aslında 15 yıl önce Brian De Palma’nın eseri içimizdeki tehdit meselesinin üzerine giden tabanıyla ve plan-program düşüncesinden yükselen gizli görev metotlarıyla ilgi çekmişti. 2000 tarihli John Woo imzalı “Mission: Impossible II” ise bu durumu daha stilize, mitolojik ve dövüş sahnelerini öne çıkaran bir yapıya kavuşturdu. Ancak 2006’da izlediğimiz üçüncü filmin J.J. Abrams imzasıyla duygusal ajan ve sıradan aksiyon tabanıyla bir rahatsız edicilik aşılaması, serinin kökenindeki etiketi yitirme tehlikesini harekete geçiriyordu işin doğrusu.

Ancak en azından oradaki olay örgüsü, merak edilirlik ve Amerikalı kötü meselesi birazcık durumu toparlıyordu. “Mission Impossible: Ghost Protocol” (2011) ise teknolojinin yeni olanaklarıyla harmanlanmış gibi duruyor durmasına. Fakat filmin oradan aldığı yolda çok da bilinçli adımlar attığı söylenemez. Tamamının Stieg Larsson’ın ‘Ejderha Dövmeli Kız’ ile başlayan Milenyum Üçlemesi’nin sinema versiyonunun oyuncularından Michael Nyqvist’in ‘Rusa benzeyen Soğuk Savaş kötüsü tiplemesi’nin kartonluğundan öteye gidemediği ortada.

Teknolojik yenilikler görgüsüzlükten öte bir katkı yapmamış

Bu durum da ‘Kremlin’in bombalanması’ üzerinden ilerleyen Soğuk Savaş nostaljisini son derece eski model bir ırkçılıkla canlandırıyor ne yazık ki. Buna dur deyip sazı eline alacak bir yönetmen bulunamaması bir tarafa, Ving Rhames kaynaklı ekibin üçüncü filmden sonra bir kez daha yeni IMF ajanlarıyla sarılması, eğlence kıstasını da devre dışı bırakmış. Yani hikayenin etkisizliğini unutunca dahi serinin özünden bildiğimiz aksiyon ve eğlence gerçekleriyle yüzleşemiyoruz.

Bu da USB, iPad gibi yeni model teknoloji ürünlerini görgüsüzlük ve ‘ürün yerleştirme’ düzeyinde bırakırken, “İnanılmaz Aile” (“The Incredibles”, 2004) sonrası bir ‘Fantastik Dörtlü’ veya ‘Görevimiz Tehlike’ filmi çekmesine şaşırmayacağımız yönetmen Brad Bird’ün tavırsızlığını ortaya koyuyor. Zira Hollywood’un Zack Snyder (Bkz. “Baykuş Krallığı Efsanesi”) ve Steven Spielberg’i (Bkz. “Tintin’in Maceraları”) animasyona yerleştirmesinden alamadığı verimi burada da tersi için hüsrana dönüştürdüğü söylenebilir.

Brad Bird’ün animasyon gözü serinin ruhunu zedelemiş

Bu durum koreografisiz aksiyon sahnelerinin ‘plan’ noktasında da tıkanıp adeta bütün özelliklerini yitirdiğini anlatıyor bizlere. Beki biraz Kremlin Sarayı’nın içindeki sekans ile sonda arabalar arasındaki koşuşturmaca temponun tavan yaptığı anları sunuyor. Ancak Bird bir şekilde film karesini animasyon karesi olarak görüp araya ‘kaba komedi’ ya da ‘sakarlık’ sıkıştırma sevdasına düşmüş. Böyle olunca da açılış jeneriğinin kristalize ya da animasyonalize halinden başlayan süreçte gerçek bir casusluk aksiyonu izlediğimizi dahi unutuyoruz.

Zira daha çok Cruise’un eldivenini düşürme, Jeremy Renner’in plana ayak uyduramama sakarlıklarının yanında, Simon Pegg’in İngiliz mizahından ziyade Rowan Atkinson kıvamında ‘sessiz’ tavırlarıyla kullanılmak istenmesi, birkaç gülücüğün ötesini getirememiş. Hatta sadece aksiyon ve ekip planı üzerinden kendini izlettiren serinin, gerçek anlamda ‘geri kalmış’ bir doku sahibi olmasına da yardım etmiş. Bu durumları; Bird’ün aksiyon sahneleri için koreografi çalışması yapmadan sadede gelmesi ve planlı stratejilerden öte eldeki metni bir an önce parayla bütünleme görüşü dolduruyor aslında.

Demir yığınından ve amaçsız ses gürültüsünden öteye gidememiş

Tüm bunların sonucunda ne John Woo, ne De Palma filmlerinin kıvamında bir bütün izliyoruz. Aksine demir yığını ve ses gürültüsünün içinde kaybolup bir şekilde Cruise’un koşuşturmacasına odaklanıyoruz. Blockbuster bütününün içinde bizi oyalayacak Rade Serbedzija gibi karizmatik bir kötü adam veya Thandie Newton gibi gizemli bir sevgili aradığımızda ise hiçbir şey bulamamanın sıkıntısını iki saatin üzerindeki süreye yayıyoruz ister istemez. Bunların ikincisi, üçüncü filmle başlayan ‘o artık evli barklı bir adam’ özel hayatından kaynaklanıyor elbette.

Ancak bu durum “Mission Impossible: Ghost Protocol”ın, casusluk, aksiyon, aşk ve komedi tonunun gerekliliklerini yerine getirmesini engellemiş. Film, ‘büyük perde’ görkemini de birkaç helikopter çekimi, ürün yerleştirmesine tabi tutulan malzemeler, patlama sahneleri ve zenginlik ihtişamı ile aşılamasını talep etmiş seyirciden. Gerçek bir aksiyondan söz edersek belki Renny Harlin, Jan De Bont gibilerinin 90’lardaki filmleri can çekişebilir. Fakat ne yazık ki onların seviyesinde bir iş buradaki. Genel anlamda bakınca ise ilk iki filmin farklı ruhunun yanında J. J. Abrams ve Brad Bird kaynaklı son iki halkanın ‘seri üretim’ olarak görülmesi olası. Kuşkusuz bundan sonra ‘Mission Impossible’ filmleri devam ederse bu görüş sürecektir. Bu dördüncü ‘Görevimiz Tehlike’ filminden de çıkarılabilecek en önemli ders bu kanımca.

FİLMİN NOTU: 3.8

Künye:

Mission Impossible: Ghost Protocol
Yönetmen: Brad Bird
Oyuncular: Tom Cruise, Simon Pegg, Jeremy Renner, Paula Patton, Michael Nyqvist, Léa Seydoux
Süre: 134 dk.
Yapım Yılı: 2011

TANENE HAKİM OL!

Joseph Losey’nin üst-orta sınıf ahlakının üzerine gittiği, tiyatro estetiğini hakim kılan ve tek mekanda geçen eserlerinden etkilenen “Nar”, o noktadan kendine ‘distopik’ bir yön belirlemiş. Türkiye’deki sınıfsal adaletsizliğin, intikam, şiddet, ikiyüzlülük gibi kavramlar çevresinde ‘dolaşım’ yapan hikayesi olarak anılabilecek eser, ‘çıkmayacak lekelerimiz’in filmsel bütününü sunmuş. Böylece tanelerin boyut farkından yükselen eşitsizliğin her detaya sindiği bir evrenin analizini modern sinema etkisiyle ve yabancılaştırıcı bir yaklaşımla perdeye yansıtmayı becermiş. Herkesin aynı rolü oynayabileceği ve yine adaletsizliklerin değişmeyeceği bir dünyanın tasvirini yapan Ünal, “9”, “Anlat İstanbul” ve “Ara” ile bizlere hissettirdiği ‘modern sinemaya hakim’ düşüncesine üç yıllık aradan sonra geri dönmüş.

Dünyayı bir nara benzetip onun etrafındaki ‘tabaka’nın kırılmasıyla dağılmaya açık olan farklı nar tanelerinden oluştuğunu ima eden tersine bir kesişen hayatlar filmi diyebiliriz. “Nar”ın (2011), Joseph Losey’nin “Kaza Gecesi”nde (“Accident”, 1967) gördüğümüz ‘bir olay’ çevresinde dönen ve sosyolojik-ahlaki hesaplaşma üzerinden yürüyen tiyatro etkili omurgayı transfer ettiği söylenebilir. Ünal; “9” (2002), “Ara” (2008) ve senaryosunu yazıp tek filmini çektiği “Anlat İstanbul”dan (2005) daha farklı sulara yelken açmış gibi gözüküyor belki bu sefer. Ancak yönetmenin burada temaları ve dramatik yapısı açısından kariyerinin sözünü ettiğim başarılı halkalarıyla bağlar kurduğu kesin.

Esas kozu çıkmayan lekeler üzerinden oluşturduğu metaforik dili

Filmin bozucu bir vigilante film (intikam filmi) görünümü sunmasından ziyade ‘kesişen hayatlar’ tarafıyla bu tanımı hakim kıldığı iddia edilebilir. Buna ulaşırken İstanbul’un gecekondu mahallesinde ve konformist bölgesinde yaşayan dört karakteri seçtiği gözlemlenebiliyor. Buna araya giren flashbackler eklense de “Nar”ın esas kozu isminin anlamını arkasına alarak ‘beyaz bir gömlek’in üzerine yayılınca bir kerede çıkması mümkün olmayan ‘leke’nin tanımını yapmak istemesi.

Bu durum da bir bölüme kadar lineer akan akışın bozulmasıyla birlikte kendimizi paralel evrenlerde ya da Ünal’ın distopik dünyasında var olan bireylerin evrenlerinde bulmamıza yol açıyor. Hiçbiri gerçek olmayan bu karakterlerin tamamı adalet, sınıfsal uçurum ve ahlak gibi sorunları sorguluyorlar. Bu noktada çok belirgin bir sınıfsal taraf tutma göremiyoruz aslında.

Ümit Ünal yaşayan karakterlerden ziyade alegorik temsiller peşinde

Bu da Serra Yılmaz, İrem Altuğ ile Erdem Akakçe’nin karakterlerini bir sorgulamaya sokan İdil Fırat’ın devlet temsilcisi, kariyer sahibi ve hayata kıyan tiplemesini; daha işlevsel ve hikaye dışı hale getiriyor. Zira yönetmenin esas amacı dört karakter üzerinden nar tanesi kıvamında bir kesişen yollar hikayesi çıkarmak. Bunu yaparken belleksel dehlizlere girip son yılların klişe formülleriyle bir tutam bile bağ kurmadan dengeli olabilmek beceri ister.

Zira araya giren bazısı siyah-beyaz grenli, bazısı rengiyle oynanmış flashbackler ile parçalanan nar metaforunu anlatan müzikli kısımların, gerçek anlamda bu ‘dağılma’ya dikkat çektiği görülebiliyor. Filmin hayatsal düzlemini yuvarlak değil de tepsi olarak gören yönetmen de dünyayı kendine göre yabancılaşmış bir evrende, soyut bir buluşma noktasında canlandırıyor. Bu durumun öne çıkarıldığı alt metinlerde, elbette felsefik dozajın ve toplumun her kanadında adaletsizlikten çeken bireylerin filizlendiği çok açık.

Şiddet, ikiyüzlülük ve eşitsizlik üzerinden yürüyen bir sınıfsal bakış

Minimalist bir algıyla alt sınıfın yalnızlığına vurgu yapan girişteki bir tarafında ‘çöplük’ bulunduran portrelemenin yanında, ‘şiddet arzusu’ ile gelen çok yakın planlar ve ‘seyirciye bakma’ odaklı yönetmenlik stili de işlemiş işin doğrusu. Zira Ünal sürprizli ve bozucu algıyı böylesi bir yolla izleyenlere hissettirmeyi amaç edinmiş kendisine. Bu duruma yüksek sınıfın konformizmle gelen izole edilmişliğinin sıkıntısını çeken İrem Altuğ’un karakterini daha orta ölçekli merceklerle resmetmesi de eklenince adeta bütün tamamlanmış.

Böylece Yılmaz-Altuğ arasındaki dengeden bir ‘iki yüz’ durumu açığa çıkmış. Üst-orta sınıfın ve alt sınıfın yalnızlık sorunları da filmin bu doğrultuda yüklendiği algının ve hesaplaşmanın çatısını belirlemiş. Oyuncuların mücadelesini, keskin ses efektleriyle ve bol minimal müzik kullanımıyla yansıtan yönetmenin böylesi bir amacı olduğu net.

Tanelerden yükselen adaletsizlik her yere dağılmış

Narın tanelerine odaklı hafif distopik duruş da esasen alternatif hamlelerle ve elbette seyirciyi aktif hale getirme numaralarıyla kendini hissettirmiş. Ünal’ın da amacı adaletsizliğin yalnızlaştırdığı her sınıfa mensup bireylerin aynı sıkıntıları çektiğini vurgularken, bambaşka bir narın ya da dünyanın varlığıyla bir şeylerin ayırt edilemeyeceği üzerinden meselelerine alt metinler açmak.

Uç noktalara gidip zor sahneler çekmeye ve dramatizasyonu kalkındırmaya çalıştığı anlarda ‘gerçekçilik’ sıkıntısı çekse de mesajsal anlamda bir zarara uğramamış yönetmen. Böylece “Anlat İstanbul”u (2005) saymazsak “Ara”dan (2008) beri en iyi filmini vermiş. Modern sinemayı uygulama yanlısı yönetmenlerimiz arasındaki işlevini zamanla daha da kuvvetlendirebilmesi ise muhtemel kendisinin. O da ancak yönetmenin sektördeki ‘düzensizlik’ ya da ‘adaletsizlik’ten dolayı çekmek zorunda kaldığı “Kaptan Feza” (2010) ve “Ses” (2010) gibi ısmarlama projelerden sıyrılmasıyla mümkün olabilir.

FİLMİN NOTU: 6.1

Künye:

Nar
Yönetmen: Ümit Ünal
Oyuncular: Serra Yılmaz, İrem Altuğ, İdil Fırat, Erdem Akakçe
Süre: 90 dk.
Yapım Yılı: 2011

İNTERNET GENÇLİĞİ İÇİN DE TEHLİKELER Mİ?

“Jaws: Denizin Dişleri” ile başlayan köpek balığı istilası filmlerinden bildiğimiz ‘kapalı alana sıkışma’, ‘denizin ortasında kalma’ gibi köşeye sıkıştırıcı stratejilerden arınan güncel bir alt-alt tür denemesi. “Katil Köpek Balığı”, Amerika’nın güneyinde yaşayan cahil toplumla ilgili eleştirel yapısını da ekleyince her cinayet sahnesini günümüz gençliğine göre ince ince örme becerisiyle sınıfı geçmiş. Efektsel bir sıkıntısı çekmemesi ve üç boyut teknolojisinde köpek balıklarını inandırıcı hale getirmesi ise filmin boyutsuz senaryosunu bertaraf etmiş.

Hiç kuşkusuz üç boyutlu “Piranha”nın (“Piranha”, 2010) tutup devam filmine açılmasının getirdiği ‘cüret’le üreyen bir proje. ‘Son Durak’ (‘Final Destination’) serisinden ‘tesadüf’ ve ‘kan’ sever mizacıyla bildiğimiz, ikinci ve dördüncü filmlerin yönetmeni David R. Ellis, “Katil Köpekbalığı”nda (“Shark Night 3D”, 2011) köpek balığı istilası filmi konseptini günümüze uyarlamış. Bunu yaparken bizleri “Anaconda” (1997) kadar trajik bir şeyle yüzleştirmediği kesin kendisinin.

Efektleri ve konsepti günümüze taşımakta sıkıntısı yok

Buna ulaşırken öncelikle Ellis’in yeni nesil öğelerden ‘ölüm sahnesi’ çıkartma zekası takdir edilmesi. Jetskiden farklı kamera çeşitlerine kadar gerçek anlamda bir teknolojik gelişmeye alan açarak izleyiciyi 2000’ler ruhuna adapte ettiği kesin. Üstüne üstlük korkuda gerçeklik, internet, üç boyut ve gençlerin hikayelerine uzanma gibi gelenekleri içinde bulundurduğu bir yapı da sunması sevindirici. Tüm bunları yaparken belli eksikleri olsa da korku izleyicisini yakalama açısından sıkıntı yaşamadığı kesin “Katil Köpek Balığı”nın.

Ana karakterlerin çizilmesi noktasında da bir samimiyet aşılıyor film şüphesiz. Ancak köpek balıklarının var olduğu gölün çevresinde yaşayan ‘güneyli yerel halk’ın, bir kişinin ‘köpek balığı diş’li çizilmesi başta olmak üzere fazlaca karton hale getirilmesi biraz düzeni irtifaya uğratmış. Bunun yanında köpek balığı efektlerinin fazla ‘gündüz’e kaymayıp şafak vaktine ve gece dönemine uyarlanınca çekici olduğu da bir gerçek.

Cinayet sahneleri korkutucu, sosyolojik metinler dikkat çekici

Bu da sadece karaya getirilen köpek balığı maketinde bir ‘yapay’lık hissiyatı getirmiş. Ellis bu duruma fazlaca dikkat edip hayvan türünü; seyircinin üstüne doğrudan yönlendirerek, ağaca kaçan Joel David Moore’a hücum ettirerek, yavrularına cinayet işlettirerek ve bakış açısı çekimleriyle yansıtarak bertaraf etmiş. Bunlardan sonuncusu ‘insan’ görüntüsüne yer verip ‘frikik’ seviyesinde kalsa da finalde bunun da mantıklı bir açıklaması yapılıyor.

Lafın özü Amerika’da bazı kesimlerin cahil büyütülmesinin ve her şeyi yanlış algılamasının topluma vereceği zararlar üzerine yürüyen son kısım bir söylem ve sosyolojik eleştiri depolamış. Bunun yanında ‘20 milyon kişinin izlediği “İmparatorun Yolculuğu” (“Le Marche de L’Empereur”, 2005) kamerası ile çekilmiş köpek balığı cinayetleri’ fikri günümüzün ‘Paranormal Activity’ geleneğindeki gerçekçi öğeleri bir an için de olsa harekete geçirerek projenin fikrini güncel hale getirmiş.

Köpek balığı istilası filminin çapsızlığını açığa çıkarmış

Ellis de belli ki genel çerçeve dışında özündeki ‘Son Durak’ etkisini kanıtlayarak cinayetlere odaklanmış. Onları da gençlerin aşkları, çekişmeleri ve frikiklerinin uzağında yerine getirmeyi becermiş.

Böylece “Katil Köpek Balığı”, “Jaws: Denizin Dişleri”nin ( “Jaws”, 1975) sahici halini günümüze uyarlamakta görsel anlamda olması gerektiği gibi hareket etmiş. Senaryo konusunda belli sıkıntılar çekmesi ise köpek balığı istilası filminin niye bir alt türe dönüşemediğini ispatlamaya yaramış. Son bir not olarak alt-alt türün kökünde olan ‘kapalı alan gerilimi’nin burada tercih edilmemesinin bir avantaja dönüştüğünü de ekleyelim.

FİLMİN NOTU: 4.7

Künye:

Katil Köpek Balığı (Shark Night 3D)
Yönetmen: David R. Ellis
Oyuncular: Sara Paxton, Dustin Milligan, Chris Carmack, Katharine McPhee, Joel David Moore
Süre: 91 dk.
Yapım yılı: 2011

BİR KARADENİZ PROBLEMİ

Karadeniz’deki Ünye-Fatsa çekişmesini tabanına yerleştiren bir belgesel denemesi karşımızdaki. “Ünye de Fatsa Arası”, bir kültür farkları komedisi eğlenceliği sunarken işi sulandırmadan akıcı anlatının, gerçekçi detayların ve işlevsel röportajların üzerine gitmiş. Bu noktada seyircisini hikayeye alıştırma sıkıntıları çekse de, ülkemizde kritik bir dönemde her şeyin ‘barışçıl’ yollarla çözülmesi gerektiğini aşılayarak doğru bir söylem depolamış.

Karşımızdaki bir etnik grup çatışması değil belki. Ancak Ordu ile Samsun arasında vuku bulan Ünye-Fatsa çekişmesi, şaşırtıcı bir şekilde böylesi bir derinliği kalkındırıyor. Öyle ki dünya sinemasında gördüğümüz ‘kültür farkları komedisi’ geleneğinin ‘belgesel’ şubesi olmayı kafaya takan “Ünye de Fatsa Arası”, özündeki malzemeyi iyi değerlendirmiş.

“Entelköy Efeköy’e Karşı”nın üzerinde

Zira Esra Alkan, ‘Fatsa kurabiyesi-Ünye lokumu’ tartışmasından başlayan süreçte spor dalından yemek çeşidine yaşayıştan tarihsel sürece kadar gerçek bir araştırma ile doğru gözlemler yapmış. Bir anlatıcı ile doldurduğu bu eğlenceli hikayeyi de ne masalsı, ne de sıkıcı bir dil ile yoğurmuş. Aksine her şeyi akışına bırakıp bir Ünye bir Fatsa manzarası alarak önümüze sunmuş.

Bu yemekten de yörenin efsanevi tarihini açıklayan zeki açılış sekansının ardına yerleştirilen ‘Fatsa hatırası’ ile ‘Ünye hatırası’ geçişli resimlerin katkısıyla sonuç almış. Böylesi mizahi bir çatışmanın devamında aslında ülkemizde her şeyin barışçıl olması gerektiğinin mesajını vermeyi bilmiş. Röportajlarla ve detay görüntülerle yoğrulan anlatı ise asla hedefinden şaşmadan amacına düz bir yoldan ulaşmış.

Belgeselin, sonunu da iki bölgenin sınırında yer alan ‘çekişmenin neredeyse kavgaya dönüştüğü mekan’da bağlaması değerini arttırmış. Üstüne üstlük “Ünye de Fatsa Arası”, “Entelköy Efeköy’e Karşı” gibi son dönemin bu konuda ‘ne olacağını bilemeyen’ denemelerinden daha bilinçli bir seyirlik sunmuş.

FİLMİN NOTU: 5.5

Künye:

Ünye de Fatsa Arası
Yönetmen: Esra Alkan
Konuk oyuncular: Kadir İnanır, Ediz Hun, Mustafa Altıoklar, Ferhan Şensoy
Süre: 70 Dk.
Yapım Yılı: 2011

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Acı Tatlı Tesadüfler (Ma Part du Gateau / My Piece of the Pie): 6.1
Acımasız Tanrı (Carnage): 1.9
Alacarakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1 (The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part I): 7.1
Allah’ın Sadık Kulu: Barla: 3.5
Almanya’ya Hoşgeldiniz… (Almanya – Wilkommen in Deutschland): 5.5
Anadolu Kartalları: 2.2
Aşk ve Devrim: 3.9
Aşkın Formülü Yok (Simple Simon): 6
Ay Büyürken Uyuyamam: 0.8
Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm: 3
Beni Unutma: 4
Bendeyar: 1.8
Bir Gün (One Day): 6.3
Bir Zamanlar Anadolu’da: 7.7
Bisikletli Çocuk (Le Gamin au Vélo / The Kid with a Bike): 6.8
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi: 7.5
Conan (Conan the Barbarian): 4.9
Çelik Yumruklar (Real Steel): 2.8
Çılgın Aptal Aşk (Crazy, Stupid, Love.): 6.1
Dedemin İnsanları: 5.5
Gelecek Uzun Sürer: 5.5
Görünmeyen: 5.5
Hayat Ağacı (The Tree of Life): 9.7
Hayat Sana Güzel (The Change-up): 3.8
Hediye Operasyonu (Arthur Christmas): 3.8
Hugo: 7.3
İkili Oyun (The Double): 4.1
İntikamın Bedeli (Seeking Justice): 6
İstanbul (Isztamboul): 4.2
İz (Reç): 4.8
Jane Eyre: 4
Johnny English’in Dönüşü (Johnny English Reborn): 4
Kazanma Sanatı (Moneyball): 6.1
Kule Soygunu (Tower Heist): 4.3
Mavi Pansiyon: 5
Mikrofon (Microphone): 0.6
Musallat 2: 5.3
Oyunun Sonu (Margin Call): 3.5
Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı (Immortals): 6.5
Paranormal Activity 3: 5
Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris): 5.8
Salgın (Contagion): 7.4
Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game of Shadows): 6.5
Şey (The Thing): 3
Tehlikeli İlişki (A Dangerous Method): 5.5
Tenten’in Maceraları (The Adventues of Tintin): 5
Üç Silahşörler (The Three Musketeers): 4.1
Yangın Var: 4.7
Zamana Karşı (In Time): 6.9
Zirveye Giden Yol (The Ides of March): 6.3

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

keremakca@haberturk.com

Devamını okumak için tıklayınız »

Skala’da bugün

Skala'da bugün

Skala, bugün gerçekleştirdiği canlı yayınında gündemin öne çıkan kültür-sanat haberlerine yer verdi. Programda bu hafta vizyona giren “Nar” filminden, yeni çıkan kitaplara, dünyanın en önemli sanat müzelerinde bulunan sergilere kadar pek çok haber izleyici ile buluştu.

 

 Programı izlemek için tıklayınız…


Devamını okumak için tıklayınız »

Fotoğraf çektirmek isterken heykeli kırdı

Fotoğraf çektirmek isterken heykeli kırdı

Tacettin DURMUŞ / KARS (AHT)

Kars’ta dün halk ozanı heykellerinden Şeref Taşlıova’nın heykelinin sazı kırıldı. Bir gün önce ise dört mevsim heykellerinden yazı sembolize eden heykel, iddiaya göre bir vatandaşın fotoğraf çektirirken aşırı yüklenmesi sonucu kırıldı.

Kars eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından Valilik binası karşısına Aşık Şenlik, Murat Çobanoğlu ve Şeref Taşlıova’nın heykelleri yaptırılmıştı. Cuma gece kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, Şeref Taşlıova’nın heykelinin sazını kırdı. Duruma tepki gösteren vatandaşlar, böyle bir saldırı olmasını anlayamadıklarını söyleyerek, heykelleri kıranlara tepki gösterdiler.

Bir gün önce ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa (GAMP) Konağı önündeki havuzun çevresine konulan “Dört Mevsim” heykellerinden yazı simgeleyen heykel, iddiaya göre bir vatandaşın fotoğraf çektirirken aşırı yüklenmesinden dolayı kırıldı. Kırılan heykel onarılıp yerine konulmayı bekliyor. Kültür ve Turizm İl Müdürü Hakan Doğanay, kendilerinin Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullandıkları konağın bahçesinin Kars Belediyesi’ne ait olduğunu belirterek, ?Dört Mevsim Heykeli’nden de Kars Belediyesi’nin sorumlu olduğunu söyledi.

Kars eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, görevde olduğu 2003 yılında Belçika’dan getirip süs havuzunun dört bir tarafına koydurduğu heykellerden birinin yıkıldığını öğrenince çok üzüldüğünü söyledi. Kendi döneminde yapılan İnsanlık Anıtı’nın yıkıldığını, Haydar Aliyev Parkı’ndaki çok sayıda kadın ve kaz heykelinin depolara kaldırıldığını belirten Alibeyoğlu, “Heykellere soykırım yapıyorlar” dedi. Başkanlığı döneminde 2003 yılında Belçika’dan getirdiği heykellerin her birinin en az 100 yıllık olduğunu kaydeden Alibeyoğlu, “Onlar dört mevsimi sembolize ediyordu. Yazı sembolize edeni yıktılar. Bu insanlık dışı. Çıplak olsalar derdik ondan yıktılar. Öyle bir şey de yok” diye konuştu. Türklerin, Ermeni soykırımı yapmadığını, ancak Kars’ta kendi insanımızın heykellere soykırım yaptığını söyleyen Naif Alibeyoğlu, “Eğer İnsanlık Anıtı yıkılmasaydı, tam şu dönemde dünyaya mesaj verecektik. Bakın biz soykırım yapmadık, savaştan yana değiliz, insanlıktan yanayız” dedi.

 

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Anadolu’da tarih öncesi yaşam izleri

Anadolu'da tarih öncesi yaşam izleri

Ankara Üniversitesi, Pamukkale Üniversitesi, İzmir Doğa Tarihi Müzesi, Paris İnsanlık Tarihi Enstitüsü, Fransa’dan CNRS ve Türkiye’den TÜBİTAK ve Pernod-Ricard şirketinin işbirliğiyle Anadolu’daki insan yaşamının izlerinin sürüldüğü çalışmalar Anadolu’nun tarih öncesiyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşması için hızlandı.Türk ve Fransız bilim adamlarının birlikte çalıştığı araştırmanın planı Antalya’nın kuzeyindeki Karain mağarasının E gözündeki kazı çalışmalarının sürdürülmesi ve Denizli yöresinde Kocabaş’ta bulunan kafatası parçasının izinde araştırmaların bu bölgede de yoğunlaştırılması olarak açıklandı.

Araştırma ekibinin basına yaptığı açıklamaya göre, Karain mağarası E gözü 1980 yılından bu yana kazılıyor. Kazılar sonrası, Neandertal insanına ait kalıntılar elde edildi, 40’lı yıllarda Prof. Dr. Kılıç Kökten tarafından keşfedilen ve 1980’li yıllardan bu yana kazılan Karain mağarası E gözü Neanderthal insana ait kalıntıların elde edildiği bir buluntu alanı olarak mercek altına alındı. Ve bir başka araştıram izleri, Denizli yöresinde ise Homo Erectus kafatası bulundu. Bu keşif, 1.8 milyon yıl önce Afrika’da ve 1 milyon yıl önce Asya’da yaşadığı bilinen Homo Erectus insanının anatomisine ait karakteristik özellikler gösteriyor.

“Milyonlarlar öncesi araştırılıyor”

Prehistorya alanındaki Türk-Fransız işbirliği hakkında bilgi veren Paris İnsanlık Tarihi Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Henry de Lumley, ekibinin Türkiye’deki önemli insanlık kültürünün yaşadığını mağaraları bulunduğu ve buralarda kazıların yapılması için Fransız- Türk ekibini oluşturan elçilikte yapılan anlaşmalar doğrultusunda devam edebileceğini söyledi.Ekipte yer alan bir diğer isim ise 80’li yıllarda mağara kazıları üzerine modern teknikler eğitimi almak amacıyla Fransa’ya giden ve uzun yıllar Karain mağarası kazılarını yürüten Prof. Dr. Işın Yalçınkaya. Yalçınkaya’nın yetiştirdiği bilim adamı Prof. Dr. Harun Taşkıran alandaki kazıların, laboratuar ve öğrencilerin eğitiminin gelişimini sağlıyor. Bu ekiple Paris İnsanlık Tarihi Enstitüsü ve Ankara Üniversitesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da desteğiyle 2008 yılında “Anadolu’nun İlk İnsanları” adlı sergiyi açmış, sergi Türkiye’de birçok şehri dolaştı.

Prof.Dr. Suat Gezgin’den belgesel katkı

Sergi kapsamında Karain mağarasındaki çalışmaları anlatan ve Anadolu’nun taşdevri yaşamını herkesin anlayabileceği sade bir dille öğreten, yönetmenliğini Yrd. Doç.Dr. Cenk Demirkıran’ın, genel koordinatörlüğünü Prof. Dr. Suat Gezgin’in yaptığı “Karain” adlı belgesel film de gösterilmişti.

 

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Genç Werther’in Acıları

Genç Werther'in Acıları

Skala’nın Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’ndan gerçekleştirdiği bugünkü canlı yayınında, İstanbul Devlet opera Ve Balesi başkareografı Ayfer Zeren, balerin Deniz Zirek ve balet Melih Mertel’i ağırladı.

 Programı izlemek için tıklayınız…

Goethe’nin dünyaca ünlü klasiği Genç Werther’in Acıları’nın bale uyarlaması ünlü besteci Chopin’in 28 farklı piyano parçası üzerine sahneleniyor.

İstanbul Devlet opera Ve Balesi başkareografı Ayfer Zeren, Chopin’in eserleri eşliğinde sahnelenen eser için kendileri açısından eşsiz bir deneyim olduğunu söyledi.

Gösterinin baş dansçıları Deniz Zirek ile Melih Mertel ise, çok güzel ve heyecan verici bir his olduğunu ifade etti..

Devamını okumak için tıklayınız »

Günümüze uygun bir ‘Köpekler’

Günümüze uygun bir ‘Köpekler’

Derin Amerika’da saklanan şiddet olgusuna dikkat çeken 1971 tarihli  ‘gang film’ klasiği “Köpekler”, seneler boyu ‘şiddet’e ve ‘kadın kimliği’ne yaklaşımıyla fazlaca tartışılmıştır. Ancak Sam Peckinpah’ın filminin bir klasik olduğu da çoğu kesimce kabul edilir. Filmin 2011 tarihli yeniden çevriminde ise Dustin Hoffman’ın yerine James Marsden’in geçmesi bir eksi not olarak görülebilir. Ancak günümüze uygun bir tür omurgası bulundurmayan “Köpekler”in böylesi yollardan geçmesi olağan. Esasen İngiltere’den Amerika’ya taşınan hikaye yapısına ve sınıfsal uçurumun daha keskin hale geldiği 2000’lerin sosyolojik dünyasına odaklanılması yeniden çevrimin lehine yansımış. Nihayetinde Rod Lurie imzalı bu yeni “Köpekler”, Peckinpah ruhunu aratsa da günümüz kitleleri için profesyonel bir stüdyo seyirliği aşılamış. ‘Toplumun göz ardı edilen bölgelerinden fışkıran tedirgin edici şiddet algısı’na da 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrası dönemden hakkıyla bakmayı becermiş.

Post-Vietnam döneminde toplumun içinde saklanan cinsel istismar ve şiddet olgusunu perdeye “Köpekler” (“Straw Dogs”, 1971), “Kurtuluş” (“Deliverance”, 1972), “Taksi Şoförü” (“Taxi Driver”, 1976), “Teksas Katliamı” (“The Texas Chain Saw Massacre”, 1974), “Ölüm Arzusu” (“Death Wish”, 1974) gibi filmler aktarmıştı. Bu süreçten çıkan sinema eserlerinin kendi alanlarında değerli işler olduklarına şüphe yok. “Köpekler” de Peckinpah’ın paralel kurgu tekniğini, el kamerasını ve serbest anlatıyı oyuncularının etrafına sardığı ‘taşradan, bağnaz bölgeden fışkıran bastırılmış şiddet’ odağıyla öne çıkıp bu konuda nev-i şahsına münhasır bir statü yakalamıştı.

Temiz bir klasik Amerikan sineması temsilcisi

Özellikle “Kurtuluş” ile de akrabalık kuran eserin, bu bazdan yola çıkıp ‘gang film’ alanında çarpıcı bir temsil sunarak toplumsal kaosu ya da sınıfsal uçurumu gözler önüne sermesi dikkat çekicidir. Bunun yanında istismar filmi alt türü ‘rape and revenge film’den (intikam ve tecavüz filmi) ziyade kendine apayrı bir yol belirleyip hiçbir şeyi sömürmeden sosyopolitik çatışmayı öne çıkarmasıyla klasikleşme sürecini başlattığı kesindir. Aynı zaman yönetmenin A sınıfına B tipi malzemeleri ve omurgaları sokması açısından kariyerinde kilit bir yere yerleştiği de söylenebilir.

Takvimlerimiz 2011’i gösterdiğinde ise bu sefer Peckinpah’ın filmi 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrasına uyarlanmış bir yeniden çevrim ile karşımızda. “Zirve Mücadelesi” (“The Contender”, 2000), “Gizli Gerçekler” (“Nothing But the Truth”, 2008) gibi uzun kaydırmalı planlarla ve oyuncu yönetimiyle öne çıkan politik-gerilimlerin müsebbibi Rod Lurie, burada belli ki ‘memur yönetmenlik’ yapmış. Ancak yönetmenin senaryoyu elden geçirmesi ve filmi tertemiz bir klasik Amerikan sineması temsilcisine çevirmesi projeye yaramış işin doğrusu.

Hikaye İngiltere’den Amerika’ya taşınmış

Zira bu uyarlama, İngiltere’den Amerika’nın ‘southern gothic’ formülü ile anılan ve insanlarının farklı aksanlarıyla dikkat çeken hafif cahil Güney Bölgesi’ne el atmış. Oradaki arıza karakterler ise kabul etmeliyiz ki inandırıcı durmuşlar. Skarsgård’ın (Charlie) doğa temsili olarak ‘uzun boylu’ gözükmesi ona bir Schwarzenegger dokunuşu getirirken, işin doğrusu Dominic Purcell de bu duruma ayak uydurmuş.

Yönetmenin ana karakteri David, ‘Stalingrad Savaşı’ ile ilgili senaryo yazan bir tipleme sunarken, onun Amy adlı karısının TV programı yıldızı olarak seçilmesi kini ve tecavüz isteğini yükseklere çekmiş. Ancak Amy’nin çocukken yaşadığı bölgeye gelip eski flörtü Charlie’ye ‘naz’ yapması, bir bakıma seksi çekişmeyi daha inandırıcı hale getirmek için canlandırılmış. Şüphesiz, bu durum bazı kesimlerin orijinal filmden çıkardığı ‘şiddeti göstermek desteklemekle eşdeğerdir’ düşüncesini flulaştırmış. Bunun üzerine meşhur tecavüz sahnesinde Lurie’nin ‘elini korkak alıştırması’ da eklenince adeta hakim tartışmanın kökleri kazınmış diyebiliriz.

Tecavüz sahnesi ile av sahnesi yine benzer şekilde kullanılmış

Doğrusunu söylemek gerekirse filmin kent burjuvasına mensup David’in ilkelleşmesini vurgulayan av sahnesi ile tecavüz sahnesini üst üste bindirerek bir bakıma onun da şiddete meyilli olduğunu göstermesi ya da alt metinsel egzersiz sunması yine işliyor. Peckinpah’ın serbest zoom hareketleri, el kamerası ve paralel kurgu ile yarattığı tekinsizliğin yerini bir profesyonellik almış bu sefer. Ev içindeki çatışma sahneleri için de aynı durum geçerli.

Lurie belli ki şerif karakterini de bir bakıma ‘Obama’ olarak seçip Amerikan halkının tutucu kesminde ya da taşra bölgesinde yaşayan insanlar ile Los Angeles, New York gibi kapitalizmin patladığı eyaletlerdeki yüksek sosyetenin ya da Hollywood kültürünün arasındaki uçuruma dikkat çekmiş. Yaşayış tarzlarını, popüler kültürü ve küreselleşme sürecini de; ‘gözlük’ ile ‘önü açık gömlek’ ya da ‘üstü açık araba’ ile ‘kamyonet’ karşılaştırması yaparak analiz etmiş.

11 Eylül sonrası döneme uygun bir sosyopolitik zemin

Ev içinde sürekli ayna ile evli çiftimizin cilveleşmesini ‘üst sınıf’ niyetine bir kostümlü-drama dokusuyla yansıtan yönetmenin, Charlie’nin Amy ile hiçbir etkileşim yaşamadan doğrudan tecavüze girmesine odaklanması ise manalı. Zira bu sayede hafta sonları günahlardan arınmak veya dua etmek için kiliseye giderken, bu duruma eşlik etmeyen apolitik ve ateist eşe adeta ‘gıcık’ kapan bu ‘gang’in (taşra çetesi diyebiliriz) sorunu ortaya çıkmış. James Woods’un da tecrübeli lider olarak müthiş bir iş çıkardığı kesin.

Lurie, gang film alanında genelde ‘terkedilmiş-ilkel bölgeler’de yeşeren bu korku-gerilim algısının içinde eli yüzü düzgün bir işe imza atmış. Mesajlarını 11 Eylül sonrasına götürüp bu kesimlerin kaale alınmadığı noktasına kadar uzandırmış. Eleştiri oklarını yozlaşan şehir insanına yöneltirken, kırsal kesimde şiddetin filizlenmesini de bu kültürel, politik ve inançsal uçuruma bağlamış. Buna istinaden yönetmenin günümüz burjuvasının daha da yozlaştığını ‘sen sütyensiz gezerek onları kışkırtırıyorsun’ düşüncesi üzerinden vurguladığı görülebiliyor. Zira orijinal filmde ‘banyodan çıkınca çıplak gözüken kadın’ sahnesinin bu sefer ‘direk camda soyunma’yla yer değiştirmesi, bir gösterge.

Öteki korkusu ile gelişmiş kapitalizm yer değiştirmiş

11 Eylül ile Vietnam arasında psikolojik farklar olsa da esasen kapitalizm ve küreselleşme odaklı yapıda belirgin öğeler-motifler değer kazanmış. Vietnam Savaşı’nın oluşturduğu ruh hali ve bilinçaltında yarattığı ötekiden korkma düşüncesi ile kapitalizmin halkı yozlaştırma süreci ve sınıfal uçurum yaratması karşı karşıya getirilmiş.  

Marsden ile Bosworth’un yozlaşmış şan-şöhret dünyası mensubu karakterlerindeki başarıları da bu düşünceyi güçlendirmiş. Lurie, günümüzle ilgili keskin gözlemler yaparak 1971 tarihli filme; stüdyolar için ihtiyaç duyulan profesyonelliği katmış. Ama bu hareket onun kendi üslubunu geliştirmemesini sağlarken, bir taraftan da orijinal filmin ruhunu yok etmiş. Her şeye rağmen yönetmenin seks ve şiddeti istismar etmekten özellikle kaçınması önemli bu yeni “Köpekler” nazarında.

Künye:

Köpekler (Straw Dogs)
Yönetmen: Rod Lurie
Oyuncular: James Marsden, Kate Bosworth, Alexander Skarsgård, James Woods, Dominic Purcell
Süre: 110 Dk.
Yapım Yılı: 2011

keremakca@haberturk.com

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Mehmet Akif Ersoy ölümünün 75. yıldönümünde anıldı

Mehmet Akif Ersoy ölümünün 75. yıldönümünde anıldı

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen tören, İstiklal Marşı’nın okunması ve saygı duruşunda bulunulmasıyla başladı.

Törende konuşan İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız, Mehmet Akif Ersoy’un, bu milletin ortak değerlerini ve ortak paydasını ifade ettiğini söyledi.

Ersoy’un, kişiliği ve örnek davranışları ile Türk toplumuna önderlik yapan şahsiyetlerden biri olduğunu vurgulayan Yıldız, Mehmet Akif Ersoy’u sadece bir şair olarak övmenin yeterli olmadığını, aynı zamanda kendisinin milli mücadelenin önderlerinden olduğunu kaydetti.

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Saatcı da Ersoy’un vatana ve şehide yazılan en güzel şiirin şairi olduğunu belirtti.

Bağımsızlığın simgesi İstiklal Marşı’nın şairi ve Cumhuriyet döneminin fikir öncülerinden Mehmet Akif Ersoy’un adını taşımaktan büyük gurur duyduklarını dile getiren Prof. Dr. Saatcı, kendisini rahmet ve şükranla andıklarını söyledi.

Ersoy’un hayatını okuyan, düşünen, çalışan ve üreten insanların yaşadığı bir millet için harcadığını ifade eden Prof. Dr. Saatcı, üniversite olarak bu sorumluluk ve bilinçle hareket ettiklerini, ona yakışır gençler yetiştirmeye çalıştıklarını kaydetti.

Konuşmaların ardından Prof. Dr. Saatçı, Mehmet Akif Ersoy’un ilk milletvekilliğini yaptığı Burdur’dan getirdiği toprağı kabre döktü.

Öğrenci ve vatandaşların da katıldığı tören, Mehmet Akif Ersoy için okunan Kur’an-ı Kerim ve edilen dualar ile sona erdi.

 

AA

 

 

 

Devamını okumak için tıklayınız »

Toplam 30 sayfa, 3. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »