Kültür Sanat

Gündelik yaşamdan enstantaneler

Gündelik yaşamdan enstantaneler

Sanatseverlerin resimleriyle ilk kez 2006 Nuri İyem Resim Ödülü Yarışması Sergisi’nde karşılaştığı Aylin Zaptçıoğlu ilk kişisel sergisini Evin Sanat Galerisi’nde açtı.
2008 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü Nedret Sekban Atölyesi’nden mezun olan Aylin Zaptçıoğlu 2009 yılında Tarık Töre Elgay ile birlikte Oma Atölye’yi kurdu. Zaptçıoğlu’nun mezuniyet sonrası ürettiği resimlerden oluşan bu ilk sergisinde portreleri, peyzajları, natürmortları ve insan bedeninin farklı halleri gibi gündelik yaşamdan kompozisyonları yer alıyor. Sanatçı bir hikâyeden kesip çıkarılmış izlenimi veren an’ların resmedildiği insan odaklı çalışmalarında teatral sahneleri nesnel bir bakışla izleyenlere sunuyor. Kent yaşamının getirdiği yabancılaşmaya dair romantik bir söylem geliştiren, doğa temasını sıklıkla kullanan sanatçının yaşama ve insana dair sorgulamalarını sade bir anlatımla yansıttığı resimleri bireyler arasındaki kopukluğa işaret ediyor. Sergi 5 Ocak akşamına kadar görülebilir.

Devamını okumak için tıklayınız »

Zaman tünelinde rock seyahati

Zaman tünelinde rock seyahati

40 YIL ÖNCE (1972)
The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders From Mars – David Bowie
Rock müziği tiyatroyla buluştuysa, David Bowie sayesindedir. Bowie, gezegeni kurtarmaya talip hayali bir orkestranın (Ziggy Stardust ve Merihli Örümcekler) yükselişi ve düşüşünü, gümbürtülü bir Brecht kabaresi gibi sahnelerken, rock’a yeni bir avatar armağan etti. Meşin ceketli asi gencin tanıdık çehresi gitmiş, yerine androjen bir seks bombası gelmişti. Ziggy sağ olsun, toplumsal cinsiyet kodları artık yeni bir tarife muhtaçtı. Rimeller, fondötenler, rujlar sürünmüş, apartman topuklu çizmeler giymiş, diken diken kızıl saçları omuzlarına dökülmüş bu donuk bakışlı cılız adama aşk besleyen gençler, yedi-sekiz yıl önce Beatles’ı duyunca histerik çığlıklar koparan kuşağın küçük kardeşleriydi. Bowie her devirde yeni bir personayla, değişe değişe bugüne varırken, ışıltılı glam-rock yıllarının muhasebesini yapmak 1998 tarihli Todd Haynes filmi ‘Velvet Goldmine’a düştü.
O esnada başka neler oldu? Çin, SSCB ile dalaşırken, ABD ile yakınlaştı. Filistinli komandolar İsrailli sporcuları rehin alınca Münih Yaz Olimpiyatları kana bulandı. 1971 muhtırası sonrası Türkiye, partilerüstü hükümetlerle yönetilirken, Mahir Çayan’lar öldürüldü, Deniz Gezmiş’ler asıldı. John Berger’ın ‘G’, Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’i, Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ı okurla buluştu. Neil Young ‘Harvest’ı, Jethro Tull ‘Thick As A Brick’i, Rolling Stones ‘Exile on Main St.’i yayımladı. Yılın filmleri ‘Baba’ ve ‘Kabare’ydi. Jimmy Cliff’li ‘The Harder They Come’, reggae müziğinin ilk kartopuydu.

30 YIL ÖNCE (1982)
Nebraska – Bruce Springsteen
Bruce Springsteen’in kalemini kana batırıp yazdığı bir ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ albümü! Çıplak, çiğ ve tüyler ürpertici. Evin yatak odasında gitar ve mızıka eşliğinde kaydedilen ‘Nebraska’, bir yandan Woody Guthrie, Robert Johnson gibi folk ve blues abidelerine yakın dururken, aynı anda Suicide’ın 1977 tarihli ilk albümüne, yani bir avangard new-wave klasiğine göz kırpmayı beceriyordu. Karanlık bir sinema salonunda, sert ve derinden, iki film birden: Biri Terrence Malick’ten ‘Badlands’ (Springsteen bu filmden çok etkilenmişti), diğeri Sean Penn’den ‘The Indian Runner’ (Penn bu filmi ‘Nebraska’nın etkisiyle çekmişti). Birer peri masalı gibi ‘başarı öyküleri’nin anlatıldığı Reagan yıllarında, gözden çıkarılan, yok sayılan sıradan insanlar adına söz alıyordu Springsteen. Aile şefkati, köksüzlük, suçluluk, kayıp umutlar ve yoksunluk hissi hakkında 10 şarkıdan oluşan ‘Nebraska’yı, Time dergisi, Amerika’nın kalbine vurulan neştere benzetmiş, ‘bir bypass ameliyatı’ olarak nitelemişti. O esnada başka neler oldu? Commodore 64 piyasaya sürüldü. Türkiye’de yeni anayasa oylandı. Orhan Pamuk, ilk romanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’yla gündem yarattı. ‘Yol’, Altın Palmiye’yi Costa Gavras’ın “Kayıp’ıyla paylaştı. ‘E.T.’, ‘Gandhi’ ve Survivor’dan ‘Eye of the Tiger’ın çalındığı ‘Rocky 3’ gişe rekortmenleriydi. Michael Jackson ‘Thriller’ı, The Cure ‘Pornography’yi yayımladı.

50 YIL ÖNCE (1962)
Modern Sounds in Country and Western Music – Ray Charles
1962’de Rolling Stones ilk konserini verdi, Beatles ilk 45’liğini yayımladı, Bob Dylan ilk albümünde eski folk ezgileri söyledi. 20 yaş kuşağındaki bu gençler müziğin geleceğini inşa etmeye hazırlanırken, 32 yaşındaki Ray Charles, altın çağını altın değerinde bir albümle kapattı: ‘Modern Sounds in Country and Western Music’ hem bir barış çubuğu hem de bir meydan okumaydı. O güne kadar Elvis Presley gibi beyazlar, siyah müziği canları istediği gibi kesip biçerek kullanıp zirveye oturmuşlardı. Ray Charles tersini yaptı. İlk kez siyahi bir sanatçı, beyazların müziğine el atıyordu. Country-western türküleri söyleyen siyahi kovboy, ortalama Amerikalı için uzaylıdan farksızdı. Ray Charles bir kumar oynadı ve kazandı. Siyah beyaz demeden herkesi ters köşeye yatırdı. Sonunda milyonlarca dinleyici, rhythm & blues’la boyanmış bu modern yorumlara şapka çıkardı. Albüm, Afro-Amerikalıların 60’lı yıllardaki eşit yurttaşlık hakkı mücadelesinin simgelerinden biri haline geldi. O esnada başka neler oldu? Soğuk savaşın en sıcak anları yaşandı, dünya Küba füze kriziyle çalkalandı. Cezayir Fransa’dan, Jamaika Britanya’dan bağımsızlığını kazandı. Türkiye, 1960 darbesi sonrası İnönü başbakanlığında CHP-AP koalisyonuyla yönetiliyordu. Anthony Burgess’ın ‘Otomatik Portakal’, Aldous Huxley’nin ‘Ada’, Orhan Kemal’in ‘Gurbet Kuşları’ romanları yayımlandı. Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün basılışından kısa süre sonra hayatını yitirdi. Metin Erksan’ın ‘Yılanların Öcü’ filmi, sansürle boğuşarak gösterime girdi. ‘Arabistanlı Lawrence’ dünyada yılın filmi oldu. Marilyn Monroe intihar etti. Tornados, ‘Telstar’ 45’liğiyle, ABD’nin uzaya fırlattığı ilk iletişim uydusunu selamladı.

20 YIL ÖNCE (1992)
Rage Against The Machine – Rage Against the Machine
Rage Against The Machine’in bu ilk albümüyle birlikte, siyaset The Clash ve U2’dan beri ilk kez böylesine net biçimde popüler rock listelerine sızıyordu. Tesadüfen Clinton’ın ABD başkanı seçildiği hafta yayımlanan albüm, Reagan ve Bush yıllarının birikmiş öfkesini rap ve metal yordamıyla sistemin (makinenin) üstüne kustu. Vietnam’da kendini yakan bir Budist rahibi gösteren 1964 tarihli bir fotoğrafın kullanıldığı kapaktan başlayarak, albümün her bir sözü, her bir notası, dünya gençliğini isyana çağırıyordu. Bağımsız plak şirketleri çıkışlı grunge yelinin püfür püfür estiği o yıl, RATM, geniş kitlelere bir an evvel ulaşmak için doğrudan doğruya büyük bir şirketle anlaşmayı yeğlemişti. Maksat hasıl oldu, grup mesajını milyonlara iletti. Her ne kadar, ırkçılık karşıtı ‘Killing in the Name’ şarkısının ‘and now you do what they told ya’ (sana ne söyleniyorsa onu yapıyorsun) nakaratı Beyoğlu barlarında ‘abi bana bi poğça’ biçiminde tahrifata uğrasa da!
O esnada başka neler oldu? Yugoslavya parçalandı, Bosna savaşında Sırp kuvvetlerinin etnik temizlik harekâtı Müslümanları hedef aldı. Avrupa ülkelerinde ırkçılık hortladı, Mölln’de bir Türk ailenin evi kundaklandı. Türkiye’de Özal cumhurbaşkanıydı, hükümette Demirel başbakanlığında DYP-SHP koalisyonu bulunuyordu. Orhan Pamuk’un ‘Kara Kitap’ı yıl boyu ellerden düşmezken, korsan kitapçılığı da patlattı. ‘Temel İçgüdü’, ‘Ayazda Bir Yürek’, ‘Malcolm X’, ‘Singles’ filmleri ses getirdi. Arrested Development ‘3 Years, 5 Months & 2 Days in the Life’ı, REM ‘Automatic for the People’ı, Manic Street Preachers ‘Generation Terrorists’i ve Khaled ilk beynelmilel albümünü yayımladı.

Devamını okumak için tıklayınız »

Kendi kendimize üzülemedik bile

Kendi kendimize üzülemedik bile

Radyoda Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra sosyalizmden kapitalizme şevkle geçen insanlar anons edilirken, genç devrimciler Kemal ve Kürt ev arkadaşı Abidin, duvarda asılı Filistin Halk Kurtuluş Örgütü üyesi Leyla Halid’in meşhur posteri fonda, kahvaltıdadırlar. ‘Aşk ve Devrim’ seyirciyi bu sahneyle selamlar. Olaylar gelişirken, sebepleri arasında reel sosyalizmin çözülmesinin de olduğu ‘melankoli’ bırakmaz karakterlerin peşini. Yönetmen Serkan Acar’ın peşinde olduğu da keza, solun üzerindeki bu melankoliye dair sorular sormak. Sohbete başladığımızda “Nasıl sorular geliyor filme dair?” sorumun cevabıysa düşündürücü.
İstanbul, Ankara, Trabzon gibi illerde örgütlü örgütsüz devrimci gençlerle birlikte filmi izleyen yönetmen “Devrimci sevgilisine ihanet eder mi? Devrimci rakı içer mi?” gibi sorular karşısında bir parça hayal kırıklığı yaşadığını söyleyip ekliyor: “Devrimciler yeşil parka giyen, bıyık bırakan, sert sert konuşan, aşk yaşamaktan kaçınan insanlar değillerdir. Filmde yapmak istediğim biraz da bu ezberi bozmak. 90’lı yıllarda sol mücadeleye katılmış Kemal, 78 kuşağından melankolik Pala, 68 kuşağından daha bir dirayetli Şirin karakterleri ile ‘devrimci’ denilerek idealize edileni, insanileştirmek istedim.“ 

Zaaflar silsilesi aşk
Benim filme dair anlamadığım melankoli üzerine söz söylerken filmin kendisinin de melankolik oluşuydu ki, Acar tam da bunu yapmak istemiş. “Öteki türlü bir katarsis durumu oluşuyor” diyor. İnsanların bir umut, bir coşku görmek isteğini de, Türkiye’de meselesi sosyalizm olan çok fazla film yapılmamasına bağlıyor. Yapılsaydı ‘Aşk ve Devrim’e böylesi bir manifesto işlevi yüklenmeyecekti. Acar’ın derdi öncelikle bir muhakeme. “Oturup kendi kendimize üzülemedik bile biz. Hatalarımızla, tarihimizle, hayal kırıklıklarımızla yüzleşemedik” diyor. Ardından filmdeki en coşkulu sahnenin cenaze töreni olduğunu hatırlatıp “92 yılından beri örgütlü mücadele içinde bulundum. Sadece cenazelerde o kadar kalabalık oluyoruz biz. Başka hiçbir zaman da olmadık” diyor.
Aşk ve devrim ikilisinin ilişkisine gelince, “Türkiye’de 80 darbesinin üzerine, tüm dünyada sosyalizm çözülürken devrimci olmak ancak aşkla mümkün olabilirdi” diyor yönetmen ama karşı cinse duyulan aşktan ayırıyor bu aşkı. İki farklı insanın bir arada yaşamasının, o ikiliğin mümkün oluşunun devrim için de önemli olduğunu söylediğimde “Ben aşkın kendisine çok fazla inanan bir insan değilim. Kavuşulunca biten bir şey diye düşünüyorum. Aşkın zaaflar silsilesi olduğunu düşünüyorum” diyor. Bu durumda devrimin kendisi de kavuşulacak bir şey olmuyor. Acar’ın Ekim Devrimi örneğiyle devrim gerçekleştikten sonra çürüme de başlıyor. “Devrim bir süreç değil mi zaten?” sorusuyla filme, Pala’nın devrimden sonraya ertelediği aşkına geliyoruz. Lakin aynı Pala, genç Kemal’e aşkını söylemekten utanmaması gerektiğini söylüyor ve film, ismine dair gereken açıklamayı getirmiş oluyor. Filmin aşk kadar önemli bir başka tartışma konusuysa ihanet. Bir tarafta yurtdışından örgütü yönetmeye çalışan ‘abi’nin polise teslim olması, diğer taraftan Kemal ve sevgilisi arasındaki ‘ihanet’ tartışmaları. Serkan Acar buna bir de o büyük sosyalizm ütopyasının ihanetini ekliyor ve filmin başına giderek, radyoda anonslanan ihaneti, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra olanları hatırlatıyor. “Peki burada sadakat nereye düşüyor?” sorumun cevabıysa şöyle: “ Bir sadakatten bahsedeceksek siyasal sadakattir o bence, örgütsel değil. Türkiye’de insanların örgütlerle kurduğu ilişkiler üç yılla beş yıl arasındadır. Sonunda bağını keserler. Siyasal bir sadakat gerekiyor. Filmde eleştirilen de o. Mesela “abi’nin ihanetiyle Pala ‘Namusumuzu temizlememiz gerekiyor’ diyor çünkü örgütlü bir sadakat geliştirmiş.”
Yönetmenin filmde en sevdiği diyalog ‘abi’nin ihanetini sorgulayan gençlere bir diğerinin “İnsan bu…” cevabı. Hayli kaderci bulduğum bu diyaloğun üzerine “Peki söz konusu bu çürümenin sebeplerine dair neler söylüyorsunuz?” soruma sorularla cevap veriyor Acar: “Türkiye’de yeni bir hattı nasıl kuracağız? Nasıl umut getireceğiz? Nasıl yeni bir dünya için ütopya geliştireceğiz? Temel sorun bu.“ Bu sorun tespitinin üzerine, 90’larda olduğu gibi bugün de 70’li yıllardan gelen siyaset anlayışından, o yöntemlerin izinde bir siyaset üretildiğinden yakınıyor Acar. Filme 20’li yaşlarında silahlı mücadeleye girmiş Kemal’i de örnekleyerek, devrimci olarak adlandırılan, fikir oluşturacak insanların kimi zaman hedeflediklerinin ağırlığından bahsediyor. 

Taşrada solcu olmak
‘Aşk ve Devrim’ bir üçlemenin ilk parçası. İkinci film Kürt sorununun esasen Türk sorunu olduğunu söyleyen ‘Uzun Yürüyüş’ olacak. Kürt sorunundan konuşurken ‘Acılı Türk solu’yla kıyaslayınca Kürtlerin acılarının kat kat fazla olmasına rağmen melankoli içinde olmadıklarını, mücadeleye her şeye rağmen devam etmelerinin bu söz konusu melankoliye ilaç olup olmayacağını soruyorum. “Türkiye sosyalistlerinin Kürt hareketiyle Kürt devrimciliğiyle ortak bir gelecek üzerine bu ülkeyi inşa edeceklerini düşünüyorum ama korkunç bir şovenist dalganın esiri insanlar hâlâ. Bu yüzden de Kürt hareketini ikna etmek kolay olmayabilir” diyor. Ardından Türk- İş başkanlığına seçilen siyasi iktidara yakın, küçük burjuvazinin içinden gelen Mustafa Kumlu örneğini veriyor. Üçlemenin son filmine gelince, onun da meselesi taşrada solcu olmak. Yönetmenin ‘Aşk ve Devrim’ filmi sebebiyle taşraya yaptığı gösterimler vesilesiyle hazırlıklar başlamış bile sayılabilir: “İstanbul’da solcu olmak gibi değil taşrada solcu olmak. Öyle ki okula astığınız ‘Aşk ve Devrim’ film afişi bile dert olabiliyor. Kentteki &şenlikli karşılaşmaları’ taşrada yakalamak da o kadar kolay olmuyor.”

Devamını okumak için tıklayınız »

Tiyatro dünyası Sevi’yi kaybetti

Tiyatro dünyası Sevi'yi kaybetti

Tiyatro ve sinema oyuncusu Tuncer Sevi hayatını kaybetti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan emekli olan Sevi, ‘Kibar Feyzo’, ‘Postacı’, ‘Atla Gel Şaban’, ‘Çıplak Vatandaş’ ve ‘Namuslu’ gibi filmlerde aldığı rollerle tanınmıştı.
1942 yılında İstanbul’da doğan Sevi, 1959 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdi ve 2000 yılına kadar aralıksız olarak çalıştı. Tuncer Sevi, tiyatro oyunlarının yanı sıra birçok sinema filmi ve dizide rol aldı, seslendirme sanatçılığı yaptı. Sevi, ‘Hakan’, ‘Kalkınma Planı’, ‘Dosya’, ‘Hülleci’ ve ‘Vişne Bahçesi’ gibi oyunların yanı sıra ‘Hürriyet İçin’,’ Arap Bilo’ ve ‘Japon İşi’ filmlerinde de rol almıştı.
Sevi’nin cenazesi, yarın saat 10.30’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde yapılacak törenin ardından Beşiktaş Yıldız Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Kanlıca’daki aile kabristanına defnedilecek.

Devamını okumak için tıklayınız »

Herkes bir inanç peşinde

Herkes bir inanç peşinde

Senaryosunu yazdığınız ‘Teyzem’de, yazıp yönettiğiniz ‘Dokuz’da, simdi de ‘Nar’da, birçok filminizde hikâyeler bir sırla ortaya dökülüyor. Nedir bunun sebebi?
Ben hikâye anlatmayı seviyorum, yaptığım da hikâye sineması aslında. Günümüz Türk sinemasında ‘sanat sinemasına’ bakarsan hikâyedense, karakter incelemesi ya da atmosfer öne çıkıyor. Ben hâlâ hikâyeye çok önem veriyorum. Hikaye kuruluşunda da mutlaka bir esrar kurmak, bir şekilde seyircinin merakını ayakta tutuyor olmak gerekir. Yani anlatmak istediğim şeyleri hikâye yapısı içinde anlatmak hoşuma gidiyor. 

Peki ‘Nar’ın hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Buna ilham veren bir karakter ya da olay var mıydı?
Çok farklı şeylere inanan dört insanı bir araya getirmek istedim. Batıl inancım yok, metafizik, ilgi alanım değil. Ama öyle biriyle bir ara karşı karşıya gelsem ve kendine çok güveniyor olsa, benim hakkımda çok önemli bir şey söylüyor olsa… Böyle bir şey hayal ettim. Kahve falcısı kadın, Asuman karakteri ortaya çıktı böylece. Ve sadece falcılık yapmıyor, bayağı gaipten sesler geldiğine ve gerçekleri bildiğine inanıyor. Herkesin gerçeği farklı olduğu için… Hepimiz aslında kendimize bir inanç dünyası yaratarak yaşıyoruz. İnanç derken, din demek istemiyorum sadece, bilime inanmak, insanlık ülküsüne inanmak da bir inanç sonuçta. Veya benimki de, insanların yazarak, çizerek, anlatarak anlaşabileceğine inanmak da bir inanç dünyası. Böyle dört tane çok farklı şeylere inanan insan, temel bir mesele çevresinde –o da işte hayat sonuçta, hayat, cinayet –nasıl çatışır? 

İnanç dünyası ‘Nar’da sanki üst sınıfların bastırmaya çalıştığı bir şey gibi de geliyor.
Ama bizim Asuman, inancını kaybetmiş bir karakter. Dini inancını kaybedip karanlıklara inanmaya başlamış. Oradaki daha dini inançta olan kapıcı denebilir belki. Bir kişi bilime inanıyor veya daha idealist; doğruluğa, dürüstlüğe inanıyor. Bir kişi güce, paraya, sınıf atlamaya inanıyor. O da yeni sınıf atlamış bir doktor karakteri ve ele geçirdiği gücü kaybetmek istemiyor. 

Oyuncularla sürekli paslaştığınız bir yönetim tarzınız var. Bunun dozu her filmde değişiyor mu?
Ben oyuncuları çok seviyorum. Oyuncuyla çok iç içe çalışmayı, anlattığımı onlar üzerinden kurmayı da çok seviyorum. ‘Dokuz’, ‘Ara’, şimdi ‘Nar’ gibi küçük bütçeli filmler olunca ister istemez oyuncuya, hikayeye, diyaloglara yaslanmak zorundasın. Serra (Yılmaz) ve Erdem’i (Akakçe) zaten çok yakından tanıyorum. Bu filmde benim için İdil (Fırat) ve İrem (Altuğ) benim için keşif oldu. Ama onlarla da uzun süre prova yaptık. Özellikle filmin ikinci yarısında onların o uzun konuştukları kısmı defalarca birlikte okuyup çalıştık. Hatta o sırada metin de biraz değişti. Ben o provalara da çok önem veriyorum. Masa başında tek başına oturduğunda bütün detayları fark edemiyorsun. Halbuki birisi gelip oynamaya, okumaya başladığında birden karakter canlanıveriyor. 

‘Nar’ın bir mekânda geçmesinin tek sebebi küçük bütçe değil herhalde?
Tabii tabii, sonuçta bu büyük bütçeli de olsa böyle tasarlanıp çekilecek bir hikâye. Ama ‘Kaptan Feza’da yaşadığımız büyük sorun, aslında büyük bütçeyle çekilmesi gereken bir şeyi küçük bütçeye sığdırmaya çalışmamız olmuştu. Ve o yüzden de ben olur sandım, olmadı. İş kazasıydı yani. Ama eğer bütçeye göre tasarlarsan bir filmi, ‘Dokuz’u da, ‘Ara’yı da, ‘Nar’ı da, çok paran da olsa böyle çekersin yani. Daha çok paramız olsa bu evi dekor olarak kurardık, belki daha rahat çekerdik. 

‘Ses’, ‘Gölgesizler’ gibi filmlerinizin ne kadar sevseniz de endüstriyel ve ısmarlama olduğunu, ‘Nar’ ve ‘Ara’nın daha çok yapmak istediğiniz türde işler olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’de böyle bir ayrım var mı artık?
Tabii ki. Bir yandan büyük bütçelerle yapılan, belli beklentileri olan filmler var. Türkiye’de korku filmleri belli bir oranda iş yaptığı için ‘Ses’ öyle bir pazara hazırlanan bir işti. Tam hatırlamıyorum ama galiba 1 milyon dolar bir bütçesi vardı. Öyle bir bütçeyle çalıştığınız zaman o parayı geri almanın da formüllerine inanıyor yapımcı. Biraz o formülleri ister istemez zorluyor. O yüzden kişisel bir yaratım olmaktan çıkıyor. Tamamen özgür bir yönetmen de ticari bir filmin hem yapımcısı hem yönetmeni de olabilir. Ama seyirciye göre düşünüyorsan yine senin üstünde öyle bir baskı var. Mesela ‘Dokuz’u, ‘Ara’yı yaparken o seyirci fikrini unutarak yaptım. ‘Nar’ da öyle. 

Seyirciye çok kapalı filmler de değil bu söyledikleriniz ama…
Yok değil. Ben filmler haricinde de öyleyim. Rahat konuşan birisiyim. Tabii ki konuşmayı reddettiğim insanlar var ama birisiyle konuşuyorsam en az benim kadar akıllı olduğunu düşünürüm. Bunu sinemada da yapan yönetmenleri tercih ediyorum. Yönetmen seyirciyle kendisini eşit görmeli. Sanki sohbet ediyor gibi derdini anlatmalı. Onu manipüle etmeye çalışırsa seyirci kitlesini aynı tepkiyi veren, aynı reflekslerle hareket eden bir organizma gibi görürse benim için yanılgıya düşüyor demektir. 

‘Nar’ın temel unsurlarından birisi de vicdan meselesi. Öncesinde de düşünür müydünüz bu konuyu?
Vicdan şimdi neredeyse eski moda bir şey oldu. Kendi hayatımızı sürdürebilmek için çoğu şeyi yok sayıyoruz. Karakterlerden bir tanesi söylüyor ya, ‘O ne, öyle eski bir kelime’ diyor, o hale geldi. Bu da benim vicdanımı rahatsız ediyor (Gülüyor). Bütün bunlara çatmak için yaptığım bir şey. Hayat çok değişti. Türkiye böyle acayip fırsatların ülkesi. Öyle ülkeler var ki o kadar çabuk zenginleşip sınıf atlamak, bambaşka hayat standartlarına ulaşmak mümkün değil. Bizde ise bugünden yarına milyoner olabilirsiniz. Ama bunu yapmak için en azından o vicdanı bir süreliğine rafa kaldırmanız lazım. Gerçi vicdan vicdan diye çok adını geçirenler de ne kadar vicdanlı onu da bilmiyorum. Ama böyle ciddi bir mesele var Türkiye’de. Çoğu insan suç ortağı olarak yaşıyor. Hayatın kötü işleyişine suç ortağı olup vicdanlarını askıya almışlar, bir şekilde hatırlatmak gerekiyor. 


Acaba haksızlık mı yaptım?

Blog’unuzda ‘Nar’a Altın Portakal’da sadece jüri özel ödülü verilmesini eleştiren bir yazı yazdınız. Aradan zaman geçtikten sonra hâlâ aynı düşüncelere mi sahipsiniz?
Biraz duygusal bir tepki gösterdim sanırım. Ama o yazıda söylediğim her şeyin arkasında duruyorum. Çünkü üstünden biraz zaman geçince bu konular unutuluyor. Unutulmasın, üstü toz kaplanmasın diye konuştum. Ama artık film gösterime çıktı. Diğer filmler de yavaş yavaş gösterime çıkacak ve seyirci karar verecek. Orada, Antalya’da çok az kişi seyrettiği için sadece onlarla sınırlı kalmasın herkes bilsin diye yazdım. Yazı cürmünden de fazla yer yaktı. Aslında basit bir blog yazısıyken bir köşe yazısı muamelesi yapıldı. Ama duygularım aynı. Haksızlık duygum ve kızgınlığım geçmedi. Tabii ki yarışmada filmi olan insanların gururunu kıracak şeyler de söyledim. Aslında tek pişmanlığım da o. Yarışmada diğer filmleri olan insanlara haksızlık yaptım mı acaba diye de düşünüyorum. Ama oradaki durumu anlatmak için de başka çarem yoktu. Bunu şahsi olarak üstlerine almasınlar. Çünkü hedefim diğer filmler değil jüriydi. Diğer filmlerin de elimden geldiği kadar hakkını vermeye çalıştım zaten yazıda. Tabii ki Türkiye öyle bir yer ki kimse gerçek bir samimiyeti kaldıramıyor.

AVM’nin içinde bir Emek, Miniatürk’ten farksız
En güncel sinemasal meselelerden biri de Emek aslında. Nedir yıkım süreciyle ilgili görüşünüz?
Kaç sene önce yazdığım bir yazıda “Türk sinemasının bir kalbi olacaksa bu Emek olmalı” diye yazmıştım. Hepimizin en sevdiği sinemalardan biriydi. Ben de bir yönetmen olarak filmimi orada dolaşıma sokmayı çok isterdim. Şimdiye kadar sadece bir filmim ‘Ara’, gösterilmişti Emek’te. Bir yönetmen için o kadar büyük bir sinemada kalabalıkla filmini seyretmek çok zevkli bir şey tabii. İstanbul’a geldiğimde Emek’te bir gün filmim gösterilecek diye hayal ederdim. O yüzden şimdi Emek’in olmaması benim hayallerime kötü geliyor. Yani yıkılmaması için yapılan kampanyanın başarılı olmasını diliyorum. Emek Sineması’nı, yerine yapılacak bir AVM’nin üst katına yerleştirmek aynı şey değil. O, Göreme’nin, Ayasofya’nın Miniatürk’te maketini yapmak
gibi bir şey.

Devamını okumak için tıklayınız »

Hockney’e Kraliyet onuru

Hockney'e Kraliyet onuru

20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri kabul edilen David Hockney, Britanya’da Kraliçe’nin Yeni Yıl Onurları listesi kapsamında Liyakat Nişanı’na layık görüldü. 74 yaşındaki Hockney, 1990’da değer görüldüğü şövalyelik unvanını “Böyle ödüllere itibar etmiyorum” diyerek reddetmişti. David Hockney, geçen eylül ayında II. Elizabeth’in portresini yapması için saraydan teklif aldığını ancak ‘çok meşgul olduğu için’ teklifi reddettiğini açıklamıştı. Liyakat Nişanı sanat, edebiyat, bilim, kamu hizmeti gibi alanlardaki yüksek başarıları ödüllendirmek için veriliyor. Ayrıca Oxford Üniversitesi Profesörü Geoffrey Hill, romancı Penelope Lively ve oyuncu Helena Bohem Carter Komutan Şövalyelik Nişanı’na değer görüldü.

Devamını okumak için tıklayınız »

Adana’da kitaplı yeni yıl

Adana'da kitaplı yeni yıl

Yılın ilk kitap fuarı 10-15 Ocak 2012 tarihleri arasında Adana’da düzenlenecek. TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Çukurova 5. Kitap Fuarı’na 170 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılacak. Adana Büyükşehir Belediyesi ve Altın Koza’nın da destek verdiği fuar kapsamında panel, söyleşi, şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleri gibi 50 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde 300 yazar kitapseverlerle buluşacak. Aralarında Can Dündar, Zeynep Oral, Nasuh Mahruki, Pakize Özcan, Şükrü Erbaş, Nilüfer Kuyaş, Nazlı Eray, Nermin Bezmen, Uykusuz Dergisi Çizerleri…ve pek çok değerli şair, yazar ve bilim insanının bulunduğu konuklar altı gün süresince okurlarla bir araya gelecek.
TÜYAP, bu yılki fuarında yeni bir etkinlik dizisine başlıyor. Okur ve Yazar Buluşmaları başlığı altında gerçekleştirilecek söyleşilerde yazarlar yeni çıkan kitapları üzerine okurlarıyla bir araya gelecek. Bu kapsamda Haydar Ergülen; Gülten Dayıoğlu; Cüneyt Ülsever, Yekta Kopan ve Ayşe Kulin Okur ve Yazar Buluşmaları’na katılacak.

Devamını okumak için tıklayınız »

SİYAD’dan 3 usta isme onur ödülü

SİYAD'dan 3 usta isme onur ödülü

44. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Türk Sineması Ödülleri’nin bu yılki onur ödülleri, Erden Kıral, Perihan Savaş ve Osman Şahin’e verilecek. Onur ödülleri, 16 Ocak Pazartesi günü yapılacak törende sahiplerine teslim edilecek. ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’, ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’, ‘Ayna’, ‘Dilan’ gibi filmlerin sahibi, senarist, yönetmen ve film eleştirmeni Erden Kıral, gecede SİYAD onur ödülünü alacak isimlerin ilki olacak. ‘Züğürt Ağa’, ‘Kurbağalar’, ‘Derman’ gibi çok sayıda filmde imzası bulunan, yazar ve senarist Osman Şahin de 40. sanat yılında SİYAD tarafından onurlandırılacak. Gecede ayrıca, çocuk yaşta tiyatro oyunculuğuna başlayan ve 1971 yılında ‘Şehzade Sinbad Kaf Dağında’ filmindeki rolünden itibaren 120’den fazla filmde rol alan oyuncu Perihan Savaş da onur ödülünü alacak üçüncü isim olacak.

Devamını okumak için tıklayınız »

Latin sineması Akbank Sanat’ta

Latin sineması Akbank Sanat'ta

Akbank Sanat, ocak ayı boyunca her cumartesi günü saat 17.00’de ‘Yakın Dönem Filmleriyle Latin Amerika’ya Bir Bakış’ adlı seçkiyi sinemaseverlerle buluşturacak. Program, 7 Ocak günü 2010’da en iyi yabancı film Oscar’ını kazanan Arjantin yapımı ‘Gözlerimdeki Sır’ın gösterimiyle başlayacak. Etkinlik kapsamında, Juan Carlos Onetti’nin kısa öyküsünden uyarlanan Uruguay yapımı ‘Balığa Çıkmak İçin Kötü Bir Gün’ 14 Ocak günü, Josué Méndez’in genç bir savaş gazisinin sivil topluma alışmakta çektiği trajik zorluğu anlatan ilk filmi ‘Santiago’nun Günleri’ 21 Ocak günü sinemaseverlerle buluşacak. Bir aşk hikâyesini anlatan programın son filmi İspanya yapımı ‘Chico & Rita’ ise 28 Ocak günü izleyiciyle buluşacak.

Devamını okumak için tıklayınız »

Karadenizli kadınların hikayelerinden besleniyorum

Karadenizli kadınların hikayelerinden besleniyorum

Ayşenur Kolivar, Karadeniz müziği sevenlerin aşina olduğu hatta birçoğunun yakından tanıdığı bir ses. Güçlü sesi sebebiyle, ona da ‘küçük dev kadın’ klişe sıfatlarının yakıştırılmışlığı var. Ama bence ‘küçük dev kadın’ büyük laf ebeliğinin çok daha fazlası Ayşenur Kolivar. İşinin âşığı. Nasıl çalıştığına, yok eğer ona şahit olmadınız diyelim, yaptığı/yapmak istediği şeyleri nasıl anlattığına tanıklık edebildiyseniz, ne demek istediğimi anlarsınız. Kardeş Türküler ile başlıyor müzik hikâyesi, Dalepe Nena’yı kuruyorlar arkadaşlarıyla birlikte, uzun zamandır da Helesa onun yuvası. 2001 yılından beri Doğu Karadeniz kültürleri konusunda eğitim ve araştırma çalışmaları yürüten amatör bir kültür sanat projesi Helesa. Yöre kültürlerini yerinde araştırmak ve paylaşmak üzere bir araya gelen akil insanların oluşturduğu bir müzik grubu. Kolivar’ı bir de Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ filminin final sahnesinde söylediği ‘Da im Yusuf’ şarkısıyla tanıyoruz. Kolivar, hayal gücünün beslediği hikâyeleri bir cisme dönüştürmeye karar verdiğinde Helesa tam kadro yanı başında yine. Kalan Müzik’ten çıkan bu güzel albümün hikâyesini Ayşenur Kolivar’dan dinleyelim. 

Çalışmalarınızı çoğunlukla ‘kadın’ kimliği üzerinden şekillendiriyorsunuz. Bu albüm de ‘kadın’a ait olanı ya da aslında bir ‘şey’i/olguyu kadının nasıl algıladığını, anlattığını, nasıl dönüştürdüğünü ifade eden bir çalışma. Biz hangi şarkıları ‘kadın’ kulağımızı biraz daha kabartarak dinlemeliyiz?
Albümün tamamını bir kadının anlattığı hikâyeler olarak kurguladım. Bu hikâyeler sadece kadınlara mahsus değil aslında ama hep bir kadının dilinden, yüreğinden ve gözünden aktarmaya gayret ettim. Albümün ilk CD’sinde bir kadının hayat hikâyesinden kesitler var. Örneğin, ‘Norhars Ellim’, Hemşince bir şarkı. Bir genç kızın düşlerini anlatıyor. İkinci CD Karadeniz coğrafyasında yaşanan göçleri ele alıyor. Kocasını, oğlunu gurbete göndermiş, yeri geldiğinde kendi de gurbetçi olup yollara düşmüş Karadeniz kadınlarının göçe dair sözlerini içeriyor. 

‘Getma getma’, ‘Da im Yusuf’ ağıtı gibi daha önceden tanıdığımız şarkılar otantik formlarının dışında karşımıza çıkıyor. Repertuvarı oluştururken ne gibi hususlar dikkate alındı bu albümde?
Bir albüm yapma projesi ortaya çıktığında grup arkadaşlarımızla oturup bu albümün anlatmak istediği şey ne olmalı, diye düşündük. 15 yıllık müzik geçmişime baktığımızda iki temel şeyin çok ön planda olduğunu gördük. Bunlardan biri çokkültürlülüktü. Yaptığım müziğe dair araştırma yapmak, okumak, kafa yormak gibi bir derdim hep oldu. Ve bunu yaparken de hep bir kadın olarak bakmak, kadın olarak hissetmek diğer bir kıstastı. Grup arkadaşlarımla bilirlikte, albüm öncesi Lazca, Hemşince, Gürcüce, Pontus Rumcası gibi Doğu Karadeniz’de konuşulan farklı dillerde ve diyalektlerde ve kadın kültürü ile ilgili araştırmalar yaptık. 

16 ana parça, iç içe geçmiş şarkılarla birlikte 25 track, yani 25 kısa film hikâyesi mi var albümde?
Albümümüzün adı ‘Bahçeye Hanımeli’. Bu bahçenin farklı çiçekleri birer bölüme denk geliyor. Ben aranjörlere o hikayeleri önce film çeker gibi sinopsisler yazarak, daha sonra da tek tek sahne sahne anlattım. Ama yapmak istediğimiz şey pek çok insan için yeni. Bazen edebiyattan bazen sinemadan ödünç aldığım kavram ve tekniklerden faydalandık. Ve bir başlangıç olarak bakarsak, evet istediğim gibi bir albüm oldu.
Her bir çiçek bir film. Ama bazı çiçekler tek bir hikâyenin filmi değil. Mesela Manuşak 7 kısa hikâyeyi içinde barındıran bir filmin müziklerinden oluşuyor. 

Tanıtım konserleri olacak mı?
Albüm aralık sonunda piyasaya çıktı. Tanıtım konserlerimizin programı henüz kesinleşmedi. Ancak 10 Mart’ta CRR’de yurtiçi ve yurtdışından müzisyen konuklarımızın ve dansçılarımızın da eşlik ettiği ‘Hanımeli Bahçesi’ni sahneye taşıyacağız.

Kardeş Türküler’de de yer aldı
1976’da Rize Çayeli’nde doğan Ayşenur Kolivar lisans ve yüksek lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Doğu Karadeniz kültürleri ve kadın çalışmaları konusunda alan araştırmaları yaptı. Doğu Karadeniz müzikleriyle ilgili çeşitli çalışmalarda solistlik ve vokalistlik yapan Kolivar, 1993-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde vokalistlik ve eğitmenlik görevi üstlendi. 1995-2000 yılları arasında yer aldığı Kardeş Türküler projesinin Kardeş Türküler albümünde de vokalistlik yaptı. Kolivar ayrıca, Birol Topaloğlu , Nikos Mihailidis, Kazım Koyuncu, Gökhan Birben, Yaşar Kabaoğlu ve Tanju Duru gibi isimlerle de birlikte çalıştı.

Triha Köprüsü’nün öyküsü
Mübadele de arka arkaya üç şarkıdan oluşuyor. Onun da uzunca bir öyküsü olsa gerek?
Evet, ‘Tsifin’ bölümü Pontusça şarkılardan oluşuyor. ‘Si Trihas to Yefir’ adında, tragedya formunda bir şarkıyla başlıyor. Bir anlatıcı var, Triha köprüsü diye bir köprüden bahsediyor. Bu köprü her gece yıkılıyor. Nehrin ruhu ustabaşına, “Bu köprüyü ayakta tutmam için bana bir kurban ver” diyor. Usta düşünüyor: “Anamı versem olmaz, başka anam yok. Babamı versem olmaz başka babam yok.” Bu arada nehir sürekli, “Bana ne vereceksin” diye soruyor. En sonunda “Karımı vereyim, başka karı bulurum” diyor, usta. Karısına haber gönderiyor, “Gel” diyor. Karısı geldiğinde, “Sevgilim çekicim suya düştü, bana çekicimi getirir misin” diyor. Kadın suya iniyor çekici getirmek için ve nehir kadını alıyor. Bu sefer kadın konuşmaya başlıyor şarkıda, beddualar ediyor. Bu hikâye Balkanlar’da ve Mezopotamya’da başka şekillerde anlatılıyor. Bizim hikâyemizdeki köprünün Maçka taraflarında bir köprü olduğu rivayet ediliyor. Bugün hâlâ Yunanistan’daki Pontuslular Sümela Manastırı’nı ziyarete geldiğinde o köprünün ayağında bu şarkıyı söylüyorlar. Ben de Pontusça şarkılarımı seçerken özellikle bu kültürün Doğu Karadeniz coğrafyasındaki arkaikliğine ve dinsel yönüne vurgu yapmak istedim.

Devamını okumak için tıklayınız »

Toplam 30 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »